Arjen Zwart: "The Camera is an Extension of Myself / Kamera Benim bir Uzvum"

İrfan Çinar: Let’s start with our three classical questions: What’ your favorite music genre?




Arjen Zwart:  I love many genre's of music .  Anything but main stream. Lately I listen  a lot of Bebop and Cool jazz.

İrfan Çinar: Üç klasik sorumuzla başlayalım: En sevdiğin müzik türü?


Arjen Zwart: Pek çok müzik türünü seviyorum. Ana akım müzik olmasın yeter. Son zamanlarda daha çok Bebop ve Cool Jazz dinliyorum.



İrfan Çinar: Can you name three songs from your favorite music genre for some lovely people who is reading us?  


Arjen Zwart: I mentioned before, I have no favorite music genre .I am now in the mood to I listen these songs  1- Laura by Chet Baker  2- Perfect day by Lou Reed
3 - Tangled up in blue by Bob Dylan

İrfan Çinar: Söyleşimizi okuyan birkaç iyi insan için söyleşi boyunca okuyabilecekleri dediğin türden üç parça verebilir misin?


Arjen Zwart: Daha önce de söylediğim gibi, favori bir müzik türüm yok. Şu anda bu üç şarkıyı dinleme modundayım: 1- Laura - Chet Baker  2- Perfect day - Lou Reed 3 - Tangled up in blue - Bob Dylan


İrfan Çinar: Tell me about yourself, who is Arjen? How do you spend your spare time? What do you do in a typical day of your life?


Arjen Zwart: Who am I ? Thats a deep question.  I am getting a very  vague  idea of who I am.  Maybe I can give you an answer in three words at the end of my life, maybe ..  
I can try to answer what kind of image I have of myself.  I see myself as a humanist, maybe a bit naïve, but I do think that humans are in  essence  good natured. It's the circumstances we find ourselves in which makes us who we are.  
I am curious , which is a necessary trait for a photographer.
In my spare time I read books.

İrfan Çinar: Kendinden bahsedebilir misin, kimdir Arjen? Boş zamanlarından neler yaparsın? Bir günün nasıl geçer?


Arjen Zwart: Ben kimim? Bu çok derin bir konu. Kim olduğumla ilgili oldukça muğlak fikirlere sahip olmaya başladım. Belki hayatımın son dakikalarından ağzımdan çıkan üç kelimeyle özetleyebilirim, belki… Kafamda kendimle ilgili nasıl bir imaj olduğunu anlatmayı deneyebilirim. Kendimi hümansit biri olarak görüyorum, belki biraz da naifçe olacak ama insanoğlunun özünde iyi huylu olduğunu düşünüyorum. Bizi biz yapan içinde bulunduğumuz koşullar. Meraklıyım, bir fotoğrafçı için gerekli bir özellik zaten. Boş vakitlerimde kitap okurum.



İÇ: Can we learn your story of beginning to photography?


AZ: I started serious photography on my first journey overland to India. Initially I didn't plan to take a camera with me. I thought that I wasn't very good  with the camera plus, I did not want to  point a camera in strangers  faces. It was my father who persuaded me and it was here in Istanbul  that I discovered the pleasure of  photography . The city, the people, everything was different and nobody seemed to mind being photographed.
When I returned to the Netherlands I started a darkroom technique course. From that time on I have been shooting  social documentaries.

İÇ: Fotoğrafa başlama hikayeni öğrenebilir miyiz?


AZ: Ciddi anlamda ilk fotoğrafçılık deneyimim Hindistan’a yaptığım ilk gezimdeydi. Başta yanıma fotoğraf makinası almayı planlamamıştım. Zaten fotoğrafçılık konusunda pek de iyi olmadığımı düşünüyordum, üstelik yabancı insanların suratına fotoğraf makinasını tutmak da istemiyordum. Beni ikna eden babam oldu, burada, İstanbul’da, fotoğrafçılığın hazzını keşfettim. Şehir, insanlar, her şey farklıydı ve kimse fotoğrafının çekilmesini dert etmiyor gibiydi. Hollanda’ya döndüğümde karanlık oda teknikleri ile ilgili bir kursa başladım. O zamandan beri sosyal belgeseller çekiyorum.



İÇ: I would like to mention “Zift”. This work affected me personally. What was the starting point? How did it grow up? Will it continue?


AZ: In 2008 I moved to Istanbul. I spend a lot of time on the streets exploring the city. I do  classic street photography which means that I shoot photos in black and white in where people play an important role.  Strolling through the suburbs of Istanbul I noticed a large number of black façade buildings. Some of these buildings mark the neighborhood and
once face to face with such a façade was a confusing experience. Their impressive size and shapes that caused me a sensational feeling and I felt the urge to photograph them in color without the physical presence of people.
During this project I started to do some research on the color black.  I discovered some interesting paintings made by the Abstract Impressionists in the late fifties and  a painting made 100 years ago titled Black Square” which has been made by the  Suprematism painter Malevich. Don't get me wrong,  I am not comparing my work with any of these art movements nor with the masters. I made the “Zift” series pure as a documentary.  But I start to consider the possibility  that the collective memory could be playing subconsciously a part in the making of the Zift series.   I finished the Zift series in 2011.

İÇ: "Zift"ten bahsetmek istiyorum. Kişisel olarak etkilendiğim bir proje. Başlangıç noktası neydi? Nasıl gelişti? Devamı gelecek mi?


AZ: 2008’deİstanbul’a taşındım. Sokaklarda çok vakit geçirdim, şehri keşfettim. Klasik sokak fotoğrafçılığı yaptım, bir başka deyişle insanların baş rolde olduğu siyah beyaz fotoğraflar çektim. İstanbul’un banliyölerinde dolaşırken çok sayıda siyah cepheli ev gördüm. Bu binaların bazıları mahalleleri işaret ediyordu ve bir kez bu cepheyle yüz yüze gelmek kafa karıştırıcı oldu. Etkileyici büyüklükleri ve şekilleri bende sansasyonel bir his uyandırdı ve beni insanların fiziksel varlığı olmaksızın onları kendi renklerinde fotoğraflamaya itti.
Projeye boyunca siyah rengiyle ilgili araştırmalar yaptım. 50’lerin sonunda Soyut Dışavurumcular tarafından yapılan ilginç resimleri ve 100 yıl önce "Siyah Meydan" olarak adlandırılan, üst ritim ressamı Malevich tarafından yapılmış bir resimi keşfettim. Yanlış anlama, kendi çalışmalarımı tüm bu hareketler ve sanatçılarla kıyaslamıyorum. “Zift” serisini bir belgesel saflığında yaptım. Ama kollektif bilincin Zift serisini yapmamda bilinçdışıma bir etkisi olup olmadığını düşünmeye başladım. Zift serisini 2011 yılında bitirdim.



İÇ: At your “No One Dies At a Gypsy Wedding” work, we saw the disappearing face of İstanbul, especially like Balat. What do you think about that work and changing world of the Gypsies?


AZ: The first time I noticed the Roma in Istanbul was in 2001. I saw two little boys playing the darbuka at the ferry port in Kadikoy. I asked myself ,who are these people ? How do they survive in this rough city ?  To find answers I decided to follow the life’s of one Roma Family. It's a wonderful experience. The Roma are the flavor and color of this city . Unfortunately the authorities treat them not very good like in many countries in the world.  We have seen how the historical Roma  neighborhood Sulukule has been brutally demolished for property developers . What a shame.

İÇ: "Çingene Düğününde Kimse Ölmez" çalışmanda, özellikle Balat'ta olduğu gibi İstanbul'un kaybolan yüzünü görüyoruz. Çingenelerin değişen dünyası hakkında ne düşünüyorsun?


AZ: İstanbul’daki Romanları ilk kez 2001’de fark etmiştim. Kadıköy İskele’de küçük bir oğlan darbuka çalıyordu. Kendi kendime, kim bu insanlar?, diye sordum. Bu zor şehirde nasıl yaşıyorlar? Cevapları bulmak için bir Roman aileyi takip etmeye karar verdim. Muhteşem bir deneyimdi. Romanlar bu şehrin tadı tuzu. Ne yazık ki otorite sahiplari dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi burda da Romanlara pek iyi davranmıyor. Bir Roman mahallesi olan Sulukule’nin gayrimenkulcüler için nasıl yerle bir edildiğini izledik. Büyük yazık.



İÇ: I am wondering connection between İstanbul and you? Can you tell in detail?


AZ: On my first journey in 1986, I fell in love with Istanbul . The street vendors, the children playing in the neighborhoods reminded me of my childhood in the Netherlands. Since that time I have been visiting the city many times, before I decided to live here. It is in Istanbul that I discovered photography and found my wife.

İÇ: İstanbul ile olan bağını merak ediyorum? Detaylıca anlatabilir misin?


AZ: 1986’da ilk seyahatimde İstanbul’a aşık oldum. Sokak satıcıları, mahallede oynayan çocuklar bana Hollanda’daki çocukluğumu hatırlattı. O zamandan İstanbul’da yaşamaya karar verene kadar bu şehri defalarca ziyaret ettim. İstanbul fotoğrafçılığı keşfettiğim ve eşimi bulduğum yer.



İÇ: Is there any difference between Istanbul when you look at visor and Istanbul which you live in? If so, what is this?


AZ: No. I see photographs all the time , here in Istanbul as well in other places. The camera is an extension  of myself.

İÇ: Vizörden gördüğün İstanbul ile yaşadığın İstanbul arasında fark var mı? Varsa, nedir?


AZ: Hayır. Fotoğrafları her zaman görüyorum, İstanbul’da da diğer yerlerde de. Fotoğraf makinası benim bir uzvum.



İÇ: As a person who travelled a lot of countries, which city changed the most in a short time? Why?


AZ: Apart from Istanbul , the city which impressed me most is the Indian city Kolkatta.
There I met the most friendly and optimistic people ,yet they live in extreme poverty, people  who  sleep on the pavement. It's a confusing place that we with our standards cannot understand.

İÇ: Çok gezen bir insan olarak sence dünyanın en değişen yeri neresi?


AZ: İstanbul dışında en çok etkilendiğim şehir Hindistan’da bir kent olan Kalküta. İnanılmaz bir fakirlik içinde yaşayıp asfaltta yatmalarına rağmen gördüğüm en arkadaş canlısı ve iyimser insanlarla orada tanıştım. Mevcut standartlarımızla anlayamayacağımız kadar şaşırtıcı bir yer.



İÇ: I would like to hear something from you about “Dog Food”.


AZ: Together with Jason Eskenazi, Berge Arabian, Laurence Cornet and Roi Saade , we are putting a magazine together, shining a different light on what photography is about.   Dogfood is a free off charge photography zine inspired by untold stories,archival stories, with intimacy. It collects perspectives of past and present to create a sense of community. And the emphasis on a holistic approach to being a photographer — or any variety of alert, active human beings — is marked. In every issue we invite photographers to list the films and books that inspire them. It’s like punk-rock pamphleteering, but with a much nicer ethos.

İÇ: "Dog Food" hakkında da senden bir şeyler duymak isterim.


AZ: Jason Eskenazi, Berge Arabian, Laurence Cornet and Roi Saade ile beraber bir dergi ortaya koyuyoruz, fotoğrafa dair yeni bir ışık tutuyoruz. Dogfood, samimiyetle anlatılmamış hikayeler ve arşiv hikayelerinden ilham alan ücretsiz bir fotoğraf zinasıdır. Topluluk hissini yaratmak için geçmişin ve geleceğin bakış açısını toplar. Ve fotoğrafçı olmanın bütüncül bir yaklaşım - ya da bir çeşit uyarıcı, aktif insan- olduğunu vurgular. Her sayımızda fotoğrafçıları ilham aldıkları filmleri ve kitapları listelemeye de davet ediyoruz. Adeta punk-rock müziği gibi ama daha daha hoş bir etiği var.



İÇ: Ara Güler says, “Photography is not art, it is truth”. What do you think about it?


AZ: Photography can be art, but it doesn't represent  “the truth”.  
A photograph carries a combination of  signs put together in a composition.  When we “read” a photograph,we can recognize a situation and interpret it. I guess a photograph is at most  a hint.

İÇ: Ara Güler, "Fotoğraf sanat değil hakikattir," diyor. Sen ne düşünüyorsun?


AZ: Fotoğraf sanat olabilir, ama “gerçeği” yansıtmaz.
Fotoğraf işaretlerin bir kombinasyonunu belirli bir kompozisyon içinde bir araya getirir. Bir fotoğrafı “okuduğumuzda”, bir durumu fark eder ve yorumlarız. Sanırım fotoğraf olsa olsa bir ipucu olabilir.



İÇ: Can you teach me photography?


AZ: I can teach you where to start and what you can or should do,  but in the end you yourself are your best teacher.

İÇ: Bana fotoğrafçılığı öğretebilir misin?


AZ: Sana nereden başlayacağını ve ne yapavileceğini ya da yapman gerektiğini öğretebilirim ama sonunda en iyi öğretmenin kendinsin.



İÇ: Can we learn first two books come to your mind from your library?


AZ: Amsterdam Stories by Nescio  and Midnights Children by Salman Rushdie.

İÇ: Kütüphanende elinin gittiği ilk kitabı öğrenebilir miyiz?


AZ: Nesico’dan Amsterdam Hikayeleri ve Salman Rüşdi’den Geceyarısı Çocukları.


İÇ: What is your favorite lines of poetry?

AZ:  These beautiful but puzzling lines from a song by Leonard Cohen's “Sisters of Mercy”: 

Oh, the sisters of mercy, they are not departed or gone
They were waiting for me when I thought that I just can't go on
And they brought me their comfort and later they brought me this song
Oh, I hope you run into them, you who've been travelling so long

İÇ: En sevdiğin şiir dizeleri?

AZ: Leonard Cohen'in “Sisters of Mercy” şarkısındaki güzel ama esrarengiz sözler:

Oh merhametin kardeşleri, onlar ne öldüler ne de gittiler.
Ben daha fazla devam edemeyeceğimi düşündüğümde beni bekliyorlardı
Ve bana tesellilerini verdiler  ve sonra bana bu şarkıyı verdiler.
Oh, umarım onlara rastlarsın, uzun zamandır yollardasın.



İÇ: Visor or camera display?


AZ: Visor. It's better aiming and framing with a visor.

İÇ: Vizör mü yoksa kamera mı?

AZ: Vizör. Vizörle çerçeveleme ve hedefleme daha iyidir.



İÇ: Fill in the blanks, please:
…......is the world's most fabulous object.


AZ: As an object ? Dogfood Magazine

İÇ: Boşlukları doldurun:
Dünyanın en harika nesnesi .................'dir.


AZ: Nesne olarak mı? Dogfood Magazine


İÇ: We will die soon, you can say only three words: What do you want you say?


AZ: Love , Beauty and  Passion   ( I have no intentions to die soon ;)

İÇ: Birazdan öleceğiz, üç kelime hakkın var: Ne söylemek istersin?

AZ: Aşk, güzellik ve tutku (Yakın zamanda ölmeye hiç niyetim yok ;))



BUM!


www.arjenzwart.com

Emre Nalbantoğlu: "Toplum Birbiri Arasında Gönülden Bağları Olanlara Denir"

İrfan Çinar: Merhaba Emre, isteğimi kabul ettiğin için teşekkürler. Klasik sorularımızla başlayalım hemen: En sevdiğin müzik türü?

Emre Nalbantoğlu: Merhaba İrfan’cım, tek bir müzik türü adı verirsem doğru söylemiş olmam, şöyle tarif edeyim; derdi hikayesi olan şarkıları seviyorum daha çok, toprak olacak içinde şarkının gerçek enstrümanlar olacak.

İrfan Çinar: Dediğin türden söyleşimizi okuyan birkaç iyi insan için, söyleşi boyunca dinleyebilecekleri üç şarkı paylaşır mısın?

Emre Nalbantoğlu: Tabi ki;
            Skip James – Crow Jane
            Robert Cray - Time Makes Two
            Victor Deme - Djon Maya
            Neşet Ertaş – Gönül Dağı

İrfan Çinar: Kendinden bahsedebilir misin? Ne yer ne içersin? Ana yaşam ortam şartların nelerdir?

Emre Nalbantoğlu: Çok düşünürüm ben hayat hakkında, insanlar hakkında, doğrular ve yanlışlar hakkında, iyi biri olmak hakkında, gerçekler hakkında… Çok izlerim sokağı bir de. Bazıları bunu anormal bulur belki ama bazıları da benim gibi yaşar hayatı. Yaşamaya çalıştığım yerde somut elle tutulur konfor gerektiren şeyler aramam, huzur ve özgürlük arıyorum sadece. Bundan çok uzun zaman önce bir müzik  yarışmasının finalinde sormuşlardı ne bekliyorsun bu işten kendi adına diye ‘’böle yeşillik olsun, ufaktan mangalım yansın, iki duble rakım olsun bide yârim olsun kucağına yatıyım’’ demiştim yayınlamışlardı tabi bunu, halbuki ne güzel dileklerdi..

İrfan Çinar: Yaptığın işi, özellikle de “Derdi Neydi?” albümünü anlatabilir misin?

Emre Nalbantoğlu: Çok uzun zamandır gitar çalıyorum ben, yaptığım iş bu bahsettiğim izlediğim, gördüğüm şeyleri, biriktirdiğim dertleri, cevaplarını anladığım soruları müzik yaparak anlatmaya paylaşmaya çalışmak, bazen de soru sormak tabi.
“Derdi Neydi?” albümü de bunların güzel insanların gönülden desteğiyle, sevgisiyle, el emekleriyle bir araya getirilme hikayesi benim için. Bu işin içinde olan insanların hayatımdaki yeri farklı.

İÇ: Daha açık bir ifadeyle tekrar sorayım: Bu neyin kafası? Nerden geliyor bu suyun değirmeni?

EN: Sen beni soruyorsun... Ben niyeti güzel tutuyorum, olumsuz duyguların üzerine basmaya çalışıyorum, herkes gibi benimde dağıldığım zamanlar oluyor o zaman eşime dostuma, anneme, babama sarılıyorum. Olumsuz düşünceleri duyguları kafamın, kalbimin içinden silmeyi başardığımda zamanı bile durdurabilirmişim gibi hissediyorum ve daha yolun başındayım, şimdilik sadece istediğim oyun kağıdı kesebilecek kadar geliştirebildim kendimi.

Ben böyle yaşamaya çalışırken gerçek hayat diye yaşadıkları şey suratıma çarptığında sarsılıyorum tabi ama atlatılmayacak sorun değil, en zor kısmı seni seven ve bu ‘’gerçek hayat’’ın sana zarar vermesinden kaygılanan insanların üzüldüğünü görmek. Çünkü haklılar böyle yaşamaya çalıştığında insanlar senin sınırlarına dalıp hayatından bir şeyler koparıp götürmeye çalışıyorlar. Ama korkmasınlar belki yüzyıllar geçecek ama  sonunda gerçek  iyi kalpli insanların dünyası olacak burası.

İÇ: Algıladığım şey şu: Hem sokaktasın hem betondan evde. Hem sokak/cadde müziği bu hem de salon. O kimyayı anlatsana biraz.

EN: Orası da şöyle çalışıyor;  kapıları kapatmıyorum sokağın rüzgarı evin içine, evdeki yemek kokusu sokağa çıkıyor hepsi bir benim için zaten müzikte öyle sınırlar arasına sokup zaptetmeye kimsenin gücü yetmez zamanı gelir ve bulur o yolunu.

İÇ: Toplumdan izole bir tarafın mı var? Parçaların “dışarıda” durmuyor mu sence de? İyi bir şey olarak soruyorum; öyleyse bunu nasıl yapıyorsun?

EN: Toplumdan izole olduğum söylenemez ki dedem tam ortasındayım hatta. Ben sistemden uzak duruyorum. Sistemin anlattığı hayallere sahip olmak için hayatından vazgeçmiş insanlar toplum oluşturmaz bence onlar gün geçtikçe insan olma yetilerini kaybeden duygusuz mesai geçiricileri. Toplum birbiri arasında gönülden bağları olanlara denir.

İÇ: Şehirlerle aran nasıl? Ne kazandırdı ne kaybettirdiler? Mesela Ankara?

EN: Yaşadığım her şehrin kazandırdığı kaybettirdiği şeyler oldu tabi ama duruma kazandırdıklarına şükrederek bakıyorum sorun yaşamıyorum. Önemli olan gittiği her yeni şehirde yeni insana selam verdiğim. Ankara’da evimde hissediyorum orada doğdum ve büyüdüm bağım biraz farklı tabi.

İÇ: İnşaat mühendisliği ne alaka?

EN: Onu hiç sorma!

İÇ: “Derdi Neydi?” bir seferlik bir şey miydi? Devamı gelecek mi bu kafada? Neyle karşı kaşıyayız?

EN: Çok yakında yeni bir CDmiz daha olacak bu sefer teknik açıdan daha donanımlı, daha doyurucu, kendine güvenen bir iş çıkacak ama üslubumuzdan ödün vermeyeceğiz yine ne istiyorsak onu söyleyip, istediğimiz dille anlatmaya devam edeceğiz.. Azıcık kaldı biz de heyecanlıyız.

İÇ: Geçen bir programda Adamlar grubu parçasını söyleyen yarışmacı karşısında jüriler Amerika görmüş Vespucci gibiydiler. Ki Adamlar artık belli bir kitleye sahip bir grup. Bu olaya ve “TV Müzik Endüstri”sine nasıl bakıyorsun?

EN: Bence endüstri dediğin şeyin çöküşünün ne kadar yakın olduğunun göstergesi bu. Müziğin tezgahlar, isimler arasına sıkışması çok büyük tehlike, bu konuda en büyük özveriyi bu işten en büyük parsayı koparanların düşünmesi gerekirken, görmezden gelmeleri ya da gözden kaçırmaları hakikaten enteresan hatta yazık. Ama yine de devam ediyoruz  ve çaldığımız yerlere gelen dinleyicilerimiz  bizi hayatta tutacak kadar bağlı bize ve hiçte az değiller.

İÇ: Seni bir gün oralarda görme ihtimalimiz?

EN: Kavga çıkartırım!

İÇ: Şarkı sözü direkt karakterdir benim için. Aslında grubun ya da şarkıcının da nereye gittiğini gösterir o. Son zamanlarda gittikçe seyirciyle, kitleyle daha fazla haşır neşir olan hemen hemen bütün gruplarda sözlerin daha “yumuşadığını” ve basitleştiğini görüyoruz. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?

EN: ‘’Ne söylemek istiyorsam söylerim, ne kadar istiyorsam bağırırım.’’ Bunu baştan söyledim, dedem.

İÇ: Geçelim hızlı sorulara: En sevdiğin şiir dizeleri?

EN: Ey özünün sırlarına akıl ermeyen;
       Suçumuza, duamıza önem vermeyen;
       Günahtan sarhoştum, ama dilekten ayık;
       Umudumu rahmetine bağlamışım ben
                                                                            Hayyam

İÇ: İki film önersen izlerdik.

EN: Valla hiç iyi değilim o işte.  Cadillac Records’u seviyorum ama.

İÇ: Kütüphanende elinin gittiği ilk üç kitap?

EN: Aziz Nesin - Anıtı Dikilen Sinek
       Uğur Mumcu – Rabıta
   
İÇ: Kalem mi bilgisayar mı?

EN:  Kalem derim.

İÇ: Boşlukları doldurun:
Dünyanın en harika nesnesi …………..’dir.

EN: Telefon değil...

İÇ: Bir isyan olmak isteseydim ………….. olurdum.

EN: Şarhoş.

İÇ: Birazdan öleceğiz, son sözlerin?

EN: Sevin lan birbirinizi!

BUM!
Perşembe, Şubat 16, 2017
Söyleşen: İrfan Çinar

Daktilo Pub: Murat Uyurkulak / Tol

Bir süredir aksattığımız #daktilopub projemiz yeniden yürürlükte. Murat Uyurkulak, Tol diyarlarından daktiloda: "Gecenin bir vakti evlerine uzanırken onlar, gitmeyin diyorum, girmeyin o mezarlara."




Ekin Metin Sozüpek: "Çağımın Kötülüğünden Dolayı Özel Değilim"

İrfan Çinar: Merhaba Ekin, isteğimi kabul ettiğin için teşekkürler. Klasik sorularımızla başlayalım hemen: En sevdiğin müzik türü?

Ekin Metin Sozüpek: Rock postu / sarınıp aksak-ürkek-manyaklığı kanık-sanılmış Hayvan Çığırması. Delik-psycho da cabası

İrfan Çinar: Dediğin türden söyleşimizi okuyan birkaç iyi insan için, söyleşi boyunca dinleyebilecekleri üç şarkı paylaşır mısın?

Ekin Metin Sozüpek:  Cubbiebear & Siah & Luke Orsie - Punch Pretty Woman For Fan
György Ligeti - Mysteries of the Macabre
Shlohmo - Buried

İrfan Çinar: Kendinden bahsedebilir misin? Ne yer ne içersin? Ana yaşam ortam şartların nelerdir?

Rüzgar alan ve absürd kuşların arşınlarını işittiğin kızıl 1 evde 2 kedi tarafından dominediliyorum. O alanı neredeyse sığınak olabilecekmişçesine irrasyonel bir sıcak-patetiklikle kurguladım ki bana kendi’nin oluşturulmuşluğunun tüm safhalarını sevimsizce hatırlatsın (ki tırlatmayayım). Bolca girinti ve çıkıntıları var ki bu da bir evin göğe özenmesinin tehlikeli sonuçlarından keyif almayı öğretir. Tek öğünden fazla yemek yemenin mantığını anlayamadığıma sıçrama cümlesi kuruyor şimdi. İçmeler sevmiyorum, boğazdan çok hızlı geçiyor. Evde biraz “hava bu;böyle”yi deneyimliyor, sonlandırmayı tercih etmediğim kitaplarla farklı ruhhallerine sığışıp temaslanıyor, tezimle ilgili bir miktar boş kurşun atıyor, bilhassa art arda film döndürüyor, aylaklığın zulmünü derin nefesle çekiyor, günde 1 saat kadar yüzüyor(um) bu umduğum olmazsa bisiklete davranıyorum.

İÇ: “Tamanlanamayan” ile derdin neydi? Ne yapmaya çalıştın?

EMS: Zaman / tamam / tanım / anlam. Bin yıllık kadim soruları bir kez daha haykırmanın nafileliğinde bilinçli ısrarın hayatkucaklar bir jest oluşuyla ilgi. Bir kez daha, mümkünse yazanı ve onun tüm gereksiz sabit öngörülerini aradan çıkarıp okurun içine dolacağı, içinde oda alacağı, içinde oyun oynayacağı, içinin dışına (içinden dışına) taşacağı yahut iç-dış ayrımına şaşacağı bir deneyim alanı kurgulama görevini ifa etmeye çalıştım. Şakışiir, yazıbazşiir, fotoşiir kapsamlarında kendimle nasıl tartıştığımı paylaştım, öne sürdüm, güne taşırdım, yön şaşırttım. “000” ya da “Üçgöz”ün meşhur konuşmasında kasten bilimkurguya yaklaştım, yapaylaşmamı paylaştım; BİR KEZ DAHA, eylem olarak kitap yazmanın / eyleme olanak tanıyan kazısında, parlakkalpli okurla, karşılaştım. İstedim ki kapaktaki surat(ımsı), baksın, bakmakla kalmasın
yaksın.

İÇ: Açıkça konuşmak gerekirse senden spoken word albümü bekliyordum.

EMS: Yapmadım.

İÇ: Mutlak sınıflandırmaya sonra karşı olsam da “spoken word” ve “freestyle” diyebileceğimiz bir tarzın var. Buradan hareketle: Tamanlanamayan’a neden şiir muamelesi yapmalıyız?

EMS: Hangi “alan”da bir tarzdan bahsettiğimizi kavrayamadım ama hiçbir alan için, “freestyle” tanımlamasına katılamam; mümkünatı yok. İşitişim de ilk defadır. Şiir üst düzey kurgu işi, kurgunun kemiklerini en beyazından gören cephenin direnişi. Kendi şiirim de yoğunluklu kurguya muhtaç. 1 aydan az çalıştığım bir şiirle ilgili ölürüm de içimi ferah tutamam. Uzun süre sonunda cebren ve hile ile kendime darbe yapıp onun tamamlanmışlığını savunmam gerekir elbet ama en gönülsüz direniş anımdır bu. Katıksız işçilik ve çalışmadan oluşur şiir, demek değildir, bu. Zaten yazıyı kontrol edemezsin (bu, yenilmeyi denemenin daha iyisinin olduğu acı-tatlı tür yolculuk değil, bu karadelik değilse de düpedüz deliliktir), onun size o özgül anda söyletmek istediği şeyi sivriltmekle yükümlüsünüz. Böyle değil de şöyle akmasını söyleyemezsiniz (bedenini kilitleyip imha olur) bir kediden daha fazla güdülenişine itaat bekleyen yapılanma varsa o da şiir olsa, gerektir, bu. Saygı duyduğunuz bu akış bilinçakışı tekniği denen garabet tanımlamayı da hatırlatmasın, siz değilseniz de yazının kendisi serbest olacaktır buna kaş çattığım sanılmasın, fışkırmaları fırlamaları şarlamaları izleyeceksiniz olağanca, ilham fragmanları da söz konusu (az da olsa), siz onları dans ettirirken ya da fragmanları teğellerken doğal ve sarih bir yansıya özen gösteriyorsunuz diye de free bir style’la tanımlanamazsınız bana kalırsa. Hele ki upuzun, tüm dil öğelerinin birbirlerine referans vermelerinin başat dert edildiği, görsel algıyı baskılamamaya çırpınan, “sesyoğun” bir şiirden söz ediyorsak: 3-4 sayfa boyunca tüm bu iç dinamikleri uygunsuzca uyumlamak, ses dinamizmini, göz kıvraklığını sağlamak, kısacası yapıyı sallanmadan nihayetine erdirmek için bir mimar ve biraz mühendis hassasiyeti gereklidir esriklikten de öte. (Yani müzik bilincinin eklenmesi bir kolaylık, spokenword diye anılıp şiirliği yumuşatacak bir icat değil, bilakis çarpı 2’den de + zorluktur size!).

Yazdığım kitap ve yaptığım sahneyi ayrı ayrı deneyimlemiş olanlar zaten aynı şiirin, o sırada içinde durduğu mecraya saygı duyacak şekilde farklı tıynette dizayn edildiğini görüyorlar. Şiirlerin kitaptaki dizilimi, bir “sahne metni”nin (olduğu gibi) yazıya aktarımına benziyor mu hiç? Şakışiir olarak adlandırdığım şiirler kafayı bulandırdı diyelim, yazıbaz şiirler, yahut görsel şiirler, bazı çizimler ve foto şiirler, 3.bölüm, ekstra bölümler, için ne demeli? Az önce olduğu gibi ad eklememeli, bu bir şiir kitabıdır işte. Bellidir niyeti ve onu nasıl işlediği.
Ginsberg neden şair Dylan neden şair Jandl neden şair? Bu konunun buradan ele alınması yorucu. Ne yani bir şiir kitap-bedende hapsolmamak için ısrar ediyor, haptik görmeye okuruyla bir açılmayı deniyor, algılanımını çoğaltabilmek ve çağının açmazlarına yaratıcı çözümler sunabilmek için kendine başka kılıkları da mesken ediniyor, görsellik ve işitsellikle olan köklü bağlarını bağrına basıyor, doğrudan deneyim ve eylem çağrısı yapıyor diye şiirliğinden çıkar mı? Sesin aşağılanışına çok iyi tanığım, çünkü o tüm diğer “asli unsur olarak tanımlanmayan” öğeler gibi, öğe değil süs sayılması bağlamında -kadınca ve çocukçadır-. Devletkar şiirleri yürürlükte tutan algının en dip kaygısını yansıtır. Bu unsurları koparmayanlar olarak biriz, mikrofona da davransak fırçaya da duvara da ya da da da, şiirciyiz.

Freestyle’a sahne için de katılamam. Savrulan her bir harfin tüm detaylarına kadar uğraştayım. Sahne için her gün diyafram ve ağız aksam kontrolü çalışırım, performans tavrını çalışırım, müziğin 2.17 saniyesinde gelecek hamleyi müzisyen arkadaşımla çalışırız, müzisyen arkadaşım kendi işine benim kadar çalışır. Serbest bir şey yok, ama emprovize ve tuhaf bir dağınıklık görüntüsü şiirin susmakbilmez kaosundan taşıyor olabilir.
Son olarak, spokenword ve slampoetry yakınlıkları elbette ki aşikar. Ancak bunu örnekleyen sanatçılara (avrupa – amerika aksında) şahsen baktığımda, aramızda, o kadar da benzerlik göremiyorum. Bu yüzden kaç yıl evvel dedim ya: “PAP!“ yapıyoruz biz!

İÇ: En çok merak ettiğim şeylerden birisi de akademi ile ilişkin. Yaptığın şey ile saf akademi zıt kutuplar gibi geliyor bana. Akademi ile beslediğin bir tarafın mı var? Orayı da biraz aydınlatır mısın?

EMS: Haklısın, zıt gidiyorlar. Ama bu, şunu farkettiğinde bir dert olmaktan çıkıyor: Mesela performansında diyafram nefesini kullanmak zorundasın. Yüzerkense ihtiyaç nefesi olan göğüs nefesini. İkisi de hayatımda aktifken bunların birbirini baskılayacağını söylemişti bir tanıdığım.
Öyle olmadı.
İkisinin de ayrı ayrı ne olup ne olmadığını hissettiğinde, sınırlarının nerede başlayıp nerede ötekine dayandığını kavradığında, sınır dediğin şeyin olağanüstü yapılmışlığını, zıtlıktaki yakınlığı, zaruri etkileşim varken kutupsal algının faydasızlığını bilip tüy olarak bilincinin üstüne diktiğinde; devinime sokacağın bu farklı etmenler geniş bir perspektife ve doygun bir bakışa açılan kapı oluyor. Tümcül bir nefes bu, yaşamsal ve tabii şiirci olan bu. Aksi düşünülebilir mi, becerebilen var mıdır? Ama ilginçtir ki tıknefes, tek nefesliği savunuyor insanlar. Zıttından korkup kutbunda kalırsan, istediğin kadar çılgın uzman ol, reaktifsindir ve o uzmanlık erkekçedir. Tek kaideyi bilmek kafi: Neyi ne için yaptığın, yaptığın şeyin ilişkilenme yöntemlerini görüp bunlara duyacağın saygı. Her şeyi yaparım, her şeyden bi’ parça bal alırım diye o bahçeyi kat etmek de, kaypakça.

İÇ: Piyasa 5-6 sene önce “laf kalabalığı” dediği işlere şimdi “deneysel x” diyor ve hâlâ o günden daha fazla anlamıyor bu ‘şey’i. Bir günah çıkartma kokusu alıyor musun? Ya da bunlar hep kapital oyunlar?

EMS: Sıkıntı yok, her zaman bu böyledir. Klasik vardır insanlar duymak isterler yurdunda uyumak isterler durmadan yemek sevişmek tüketmek haz dolmak anlam olmak isterler. Bir de başka türlü şeyler de vardır işte. Bu türlüsüne akıl sır erdiremeyenler, olur. Bu öbür türlüsü keşke ölse, olur. Bu öbür türlü şey benim steril varlığıma tehditmiş gibi öylece dikilmese. Denemese, sınamasa, değiştirmese. Kadınca ve çocukçadır, erk uydurmacalarına yapılan bütün müdahaleler (onlara göre). Deneysel neymiş ki? Kimmiş o hakem? Onu oraya hangi kuvvet atamış?
Bundan şikayetçi değilim. Bu hepimizi aşar. Kitabımın “zor” olduğunu duyuyorum, yapabileceğim bir şey yok. Ben samimiyetle yazdığımı düşünüyorum ve okuyacak herkesin çocukkrallığına inandım. Anlaşılmayacak hiçbir şey yok, yüksek sır yok, yüce biliş yok, ben inanarak sundum. Alan korkuyorsa, inanmıyorsa, napabilirim? 15 saat çalışıp eve gelmiş ademden de aşkla bu kitaba sarılıp üzerine makaleler yazmasını beklemiyorum. Muhteşem bağlayıcı kutsal koşullarımız herkesi affedilebilir kılıyor. Ulaşabilene ulaşır. Kimin ihtiyacı varsa kullansın. Bir tek katillere karşı kalınsın: İçlerindeki muazzam korkuyla “eleştirdiğini” söylerken en içteniyle bu olmasın, bu ölsün! demekte olan katillerle barışamam.

İÇ: “PAP!” ve “poetiksavuru” gibi projelerini bilmeyenler için anlatabilir misin?

EMS: Ne yapıyorsun sorusuna cevap olarak gelmiş bulundu –postetikApoetik-: “PAP!” yapıyoruz! Memleket hala tür mür tartışadursun, ortaya bütün detaylarıyla koyalım bu şiiri sahnede var etme işini, iş yapalım hem şiir üretelim hem de felsefesini. “poetiksavuru” ilk adlandırma, ilk anıştırma, ilk çağrıydı ki bize “karaplato” müzik projesi dahil olmak üzere birçok farklı yatak sundu. Kaba özet ise şudur:
“PAP! manifestal ve açık uçlu şiirsel vokal-performans serim. PAP! performe edilme niyetiyle yazılan ve şiirden kök alan öz(n)el metinlerin, "ses" ve "jest" odağıyla edebiyat-müzik-tiyatro arasındaki şüpheli sınırları sürekli olarak sınayacak şekilde sunulmasını ilke edinir. Farklı disiplinlerden sanatçılarla etkileşime açıktır. Eşlikçi müzisyenle tasarlanan inişli-çıkışlı ritim ve ses kurgusunun kasıtlı ve tutarlı dağınıklığı yalnızca kendisine referans veren içkin bir ses evrenini arar.“
Yılmadan, düzenli olarak 2 senedir bu düşü sürdürdüğümüz ve ortada tek bir kayıt, tek bir minörcük destek dahi olmaksızın İstanbul gibi yutucu bir şehirde bu türküyü tutturduğumuz, bunu yaparken de inadına idealistlikten caymayıp deneme alanını ve müzisyen kadrosunu geniş tuttuğumuz için mutluyum.

İÇ: Ülkenin ismini ‘cinnetlik’ diye değiştirsek sırıtmaz.  Sahneleyelim: Bu bomba nerede nasıl patlayacak?

EMS: Şunu biliyorum. Çağımın kötülüğünden dolayı özel değilim. Vasatlık sürüyor, başka türlüsü olamazdı. Sen, aracını nasıl sürüyorsun? Başka türlü yol alabilirsin. Buradan oraya gider O, oradan buraya gelmez.

İÇ: Hiç kitap çaldın mı? Çaldıysan ilk çaldığın kitabı öğrenebilir miyiz?

EMS: Becerebileceğim bir şey değil. Sanırım istediğim bir şey de değil. Kitap piyasasında kimse için işler iyi değil. Bu sahayı seviyorum, dayanışmayı seviyorum. Kitabı ucuza getirebilmeyi gerçekten istiyorsanız yöntemler size gelir zaten. Sohbet edin, tanışın, sahafların ve butik yayınevlerinin yanında olun.

İÇ: Rapten de bahsedelim. “Rap öldü yaşasın spoken word” gibi bir durum var. Bilinen iyi rapçiler göz önünü seçtiğinden beridir arkasından gelenler de onları takip ettiler. Senin bulunduğun yerden ne görünüyor?

EMS: Hiçbir şeyin öldüğü yok. Rap şu an, ilginçtir ki mainstream’inde dahi efsane bir dönem yaşıyor. Alışılageldik kalıplarını zerafetle yitirirken keşfettiği potansiyel ağda müthiş bir hızla türlerarası ilişkilenme imkanlarını keşfediyor, bilinçli dinleyiciyi kendisine çekme biçimiyle diğer müzik türlerinin duvarlarını da gevşetiyor, kendi alternatifi ve underground’undan alabileceğini alıyor, ona edebileceğini ediyor ve müzik piyasası ve hayat için oldukça devrimci olan niteliğini kültürel bir bağlama rahatça oturtulabilecek niteliğe taşıyor.
Spoken Word onun yerine geçen bir şey değil ve hala kavranabilmiş bir şey değil. Bu tür ortaya çıktı çünkü rap’in müzikliğine inanılmıyordu ve rapçiler bu işin teorisini oluşturamayacak kadar cahildiler. Müzik niteliğini önce şuradan kavrıyorlardı; o kadar “laf konuşulmasına” rağmen dans edebiliyorum sanki, bu oluyorsa müzik bu. Yani ritmin belirleyiciliğinde yaptığınız salvolar, o kıstırılmışlıkta yaptığınız dikenüstü dans ister istemez insanları uyarıyordu, anca o uyarabiliyordu. Lakin serbest bırakılmış bir metnin nasıl da bir senfoni gibi, kelimede küçüldüğü sanılan harflerin binbir çeşit tınılarıyla, müzikçe örülebileceğini; bu seslerin atonal müzikten ilhamla özgürleşip ritim başta olmak üzere bir çok kaideyi sarsacak kuvvette organize edilebileceğini işlerine tutkuyla bağlı bütün rapçiler görüyordu(r). Sokak gerçekliği de yitti biraz, kitlelere yayılan bu müzik girdiği her bireyin kendi beden-yurdunun sokak gerçekliğini de açımladı. O kadar kelime kullanıyorsun, iki kitap okusana? Onca anlatım alanı açtın, iki kitapla doldursana? Beat kuşağıyla birlikte paralallikler kavrandı iyice, kültür üreticileri ve sözlü kültür deneyimini (esrime törenlerine kadar) anımsamayı sevenler rapi görmezden gelmedi daha fazla. Ve Anticon, Rhymesayers, Strange Famous tayfaları ekeceklerini ektiler nihayet.
Çok karıştırdım sözü. Şu ki; rap’in müzikliğini kavrayamayanlara tokat, daha fazla onların algıladığı şekilde müzik yapalım! düşüncesinden gelmedi. Öyle bir yere çekeriz ki bu müziği, sen daha bunu anlamazken, senin kendi yöntemlerinle bile keşfedemeyeceğin ölçüde radikal ve girift bir ses dizaynıyla karşına dikiliriz!cilerden çıktı. Yanı sıra, edebiyat geldi artık. Geç bile kalındı.

İÇ: M4NM ile gittikçe yakınlaşıyorsun. Beşinci soruya selam çakarak: Spoken word yahut civarı bir albüm işin olacak mı? Özellikle de M4NM ile…

EMS: Birbirimizi bulmamamız imkansızmış. Bulduğumuzda da konuşmadık yahut kimse kimseyi içeri almadı ya da dışarıda tanımlamadı. Gördüğüm en organik selamlaşmaydı. Bu ülkede buna direttiğimiz için içim seviniyor. (Albüm) Olacaktır. Birden fazla türde albümler kendimi bildiğimden beri hazırladım. Kendini bilme hali biraz yetermiş gibi yapsın, yayacağım.

İÇ: Geçelim hızlı sorulara: En sevdiğin şiir dizeleri?

EMS: Dizeye inanmıyorum. Şiirin böyle bir parçası yok, belki teknik olarak var demek zorundasın. Şiir mevzubahis olunca beğenide bipolar olmamak elde değil. Beş saniye önce bayıldığım bir şiir ertesinde tiksinti uyandıramıyorsa zaten onda şiir duygusu da yoktur.
Koparılıp sökülemez, kendi öznel anına, selamlaştığı öteki kalıp ve aktarımlarla bağına mıhlanmış şey şiiri verir bana. Alıntı mümkün değildir, ya da en alıntılanamazı severim, bunun da bu soruyu tatmin edip bize yatsı namazı kıldıramayacağı yadsınamaz. Hızlı olamadım.

İÇ: Yalnızca birini seçebileceksin: Bitik bir beatnik mi olmak, bitik bir müzisyen mi?

EMS: Bi tık yukarısı; yitik Kuşağın eğlenceli maşası.

İÇ: İki film önersen izlerdik.

EMS: György Palfi – Taxidermia, Tsai Ming Liang – Xi you

İÇ: Kütüphanende elinin gittiği ilk üç kitap?

EMS: şimdi joyce finnigan ve gombrowicz kosmos ve beckett murphy / kuram-san: blanchot yazınsal uzam ile deleuze kritik ve klinik ile derrida gramatoloji

İÇ: Kalem mi bilgisayar mı?

EMS: Görsele meylettiğimde kalem. Ki nadiren meyl. Kalem elimdeyken daha yavaş hep, hep daha resim, hep daha doğala-özdeş şeyler çıkar. Klavyeciyim. Tüm sistematiği net şekilde tarayabilmek evren yaratma kabiliyetini, örgenleri paralel dizebilme yetisini ve sonuçta sözün tesirini arttırıyor.

İÇ: Boşlukları doldurun:
Dünyanın en harika nesnesi …………..’dir.

EMS: polaroid fotoğraf makinesi

İÇ: Bir isyan olmak isteseydim ………….. olurdum.

EMS: yenidoğmuşbebek

İÇ: Birazdan öleceğiz, üç kelime hakkın var; son sözlerin?

EMS: ya hür masonlar?

BUM!

Efrén López: "I Just Follow What I Fall in Love / Sadece Aşık Olduğum Şeyi Takip Ediyorum"


İrfan Çinar: Let’s start with our three classical questions: I love asking this two questions to the musicians.What’ your favorite music genre?

Efrén López: When I take part in a music experience as a listener, in general I feel closer to austere styles, always strongly rooted, acoustic music, and without the use of too much superfluous virtuosity. After trying to understand myself, what is good for me and what not, at some point I realized that my favorite genres, except of a few exceptions, have some relation with peoples that are or have been in contact with Islamic culture at some point; this is: south of Europe, North Africa, Arab countries, Middle East, Central Asia and Indian subcontinent.
Another aspect that is really important for me, in order to appreciate a music performance, is to feel that the musicians are not trying to “sell”  themselves, to impress their audience, so they play in a natural, transcendental and sincere way with elevate goals, not just “nice” music  to move your bottom.
I love also Medieval European music, until 14th century more or less. Of course I can enjoy other styles too, but usually this is the music that touches me more.

İrfan Çinar: Üç klasik sorumuzla başlayalım: Bu soruyu müzisyenlere sormayı çok seviyorum. En sevdiğin müzik türü?

Efrén López: Müziğe dinleyici olarak baktığımda, genellikle sade, güçlü, köklü, akustik müziğe ve çok fazla gereksiz virtüöz kullanımı olmadan yazılmış parçalara yakın hissediyorum. Kendimi anlamaya çalıştıktan sonra -benim için ne iyidir ne kötüdür- bir noktada fark ettim ki en sevdiğim müzik türleri, birkaç istisna hariç, İslam kültürü ile karşılaşmışlar.; Güney Avrupa, Kuzey Afrika, Orta Doğu, Orta Asya ve Arap Yarımadası.
Bir eseri sevmek için bence önemli olan diğer bir konu da, müzisyenlerin kendilerini “satmak” peşinde olmadıklarını hissetmek, dinleyicilerini etkilemek için, hedeflerini yükselterek, doğal, aşkın ve içten bir biçimde çalmaları. Kıçınızı sallamanız için yazılan “hoş” parçalar değil.
Aynı zamanda Ortaçağ Avrupa müziğini de severim, aşağı yukarı 14. yüzyıla kadar. Elbette diğer türler de hoşuma gidiyor, ama genelde bunlar bana daha çok hitap ediyor.


İrfan Çinar: Can you name three songs from your favorite music genre for some lovely people who is reading us?

Efrén López I'll better name you three artists that made me go deeper into my music path in general, thanks to the inspiration I got from them the first time I listened their works: rabab master Ustad Mohammed Rahim Khushnawaz, Erkan Oğur and Ross Daly.

İrfan Çinar: Söyleşimizi okuyan insanlar için dediğin türden üç şarkı ismi verebilir misin?

Efrén López: Beni müzik yolunun derinlerine götüren üç müzisyenin ismini versem iyi olacak, yaptıkları müziği ilk dinlediğim anda bana vermis oldukları esin için kendilerine teşekkür ederim: Rebab ustası Üstad Muhammed Rahim Khushnawaz, Erkan Oğur ve Ross Daly.


İrfan Çinar: Tell me about yourself, who is Efrén? How do you spend your spare time? What do you do in a typical day of your life?

Efrén López: In general I don't understand the concept of spare time. I love so so so much what I do in life (music, basically) that for me the biggest pleasure is to do it all the time and try to improve myself. It makes me feel useful and fulfilled. I live in a very little village in the East coast of Spain, we are just 34 inhabitants living there. So if I'm not traveling for concerts, recordings or giving workshops, I have a very simple life, I study, practice, compose... I organize also workshops and musical meetings at home, so the most of my time is full with music, plus some sleeping, house cleaning, eating, etc.

İrfan Çinar: Kendinden bahsedebilir misin, Efrén kimdir? Boş vakitlerini nasıl değerlendirirsin? Bir gününde neler yaparsın?

Efrén López: Genelde boş vakit tabirini pek anlayamıyorum. Hayatta yaptığım her şeyi çok ama çok seviyorum (temelde müzik) ve kendimi bu alanlarda geliştirmeye çalışmak benim için en büyük tatmin, kendimi işe yarar ve dolu hissediyorum.  İspanya’nın doğu kıyısında çok küçük bir kasabada yaşayan 34 sakinden biriyim. Yani eğer konserler, kayıtlar ya da atölyeler için seyahat ettiğim zamanları saymazsak basit bir hayatım var; çalışıyorum, pratik yapıyorum, beste yapıyorum… Evde de atölyeler ve müzik toplantıları organize ediyorum, demem o ki vaktimin çoğu müzikle geçiyor, biraz da uyku, temizlik, yemek yemek filan..


İÇ: Can you explain Mavra Froudia with your words?

EL:Mavra froudia means “nlack eyebrows”. I composed this piece while improvising with my Cretan laouto. The picture I was visualizing as I was giving shape to the tune was “wild beauty”. Not the sweet, gentle one that wants to please everybody, but a self-confident one, that doesn’t follow any pre-set social pattern. I liked the piece already from the beginning, but when we added Stelio's lyra and Bijan groovy percussions it became one of my favorite own compositions ever.

İÇ: Mavra Froudia'yı kendi kelimelerinle açıklayabilir misin?

EL: Mavra Froudia “kara kaşlar”anlamına geliyor. Bu parçayı Girit  lavtamla doğaçlama yaparken besteledim. Parçaya şekil verirken gözümde canlanan resim “vahşi güzel” idi. Herkesi mutlu etmek isteyen, sevimli, nazik bir parça değil belki ama özgüvenli, önceden belirlenmiş sosyal modellerin dışında. Şarkıyı daha en başta sevdim ama, Stelio’nun liri ve Bijan’ın harika perküsyonu da eklenince en favori bestelerimden biri oldu.


İÇ: Chemirani, Petrakis and you… How did you come together?

EL: I met Stelios in Crete during a dinner with common friends, and soon we found out that we were actually huge fans of each other. That was a really good beginning. Then, I invited him to play a concert in Spain with my former band L'Ham de Foc, and some months later I had the immense honor to play in his successful CD “Orion” as a guest musician. A bit later, while I was mixing Kelly Thoma's first record “Anamkhara” at Stelios' own studio, again in Crete, we started to talk about the possibility of doing something together, since our friendship was growing and we shared quite the same musical taste and preferences. So it began like that, as a half-joke, and at some point, while thinking about how to taking that new project to the stages, we missed a percussionist. Stelios knew Bijan since time ago, they are good friends too. As soon as he mentioned his name I agreed. The idea of a trio project with those musicians, whom I was following already as a fan was just like a dream. It worked in such a natural way in the studio, and later on stage as well. It is one of the “easiest” collaborations I never did, everyone is just himself into the band.

İÇ: Chemirani, Petrakis ve sen... Nasıl bir araya geldiniz?

EL: Stelios ile Girit’te ortak arkadaşlarımızla olduğumuz bir yemekte tanıştım, kısa sürede de birbirimizin büyük hayranı olduğumuzu keşfettik. Gerçekten iyi bir başlangıçtı. Sonrasında, Stelios’u eski grubum L'Ham de Foc le İspanya’da çıkacağımız bir konserde çalmak üzere davet ettim, bir kaç ay sonra da onun çıkardığı başarılı CD “Orion”da konuk sanatçı olarak yer almanın muazzam onurunu yaşadım. Bir zaman sonra, Stelio’nun stüdyosunda Kelly Thoma’nın ilk kaydı “Anamkhara”nın mixini yaparken, yine Girit’te, beraber bir şeyler yapmanın ihtimali üzerine konuşuyorduk, dostluğumuz büyürken neredeyse aynı müzik zevkini paylaşmaya devam ediyorduk. Bu şekilde başladı, yarı şaka yarı ciddi, bu yeni projeyi sahnelere nasıl taşıyabileceğimizi düşünüyorduk, bir perküsyon ustasına ihtiyacımız vardı. Stelios Bijan’ı önceden tanıyordu ve onlar da iyi arkadaşlardı.  İsmi geçince ben de olur dedim. Daha yazkın zamanda bir hayranları olduğum bu müzisyenlerle bir trio projesi fikri adeta hayal gibiydi. Stüdyoda oldukça doğaldım, zamanla sahneye de alıştım. Daha önce böyle “kolay” bir grup çalışmasında bulunmamıştım, herkes grup içinde sadece kendisi olarak var.


İÇ: I want to begin to learn fretless guitar cause of you, to tonbak cause of Bijan Chemirani, and especially to classical kamancha cause of Petrakis. Can you see how you affect to your audience?

EL: Yes, this is one of the most beautiful kinds of feedback one can take from his audience. It means that your music reached a deep part of the other, and that's why we do it. To transmit the joy of playing it, enjoying it in a deep level, and making other take the same path of commitment with art and trascendence through it that we try to follow.

İÇ: Senin sebebinle perdesiz gitara, Bijan Chemirani sayesinde tonbaka, ve özellikle Petrakis’in sayesinde klasik kemençeye başlayasım var. Dinleyicilerinizi nasıl etkilediğinizi görebiliyor musunuz?

EL: Evet, bu bir insanın dinleyicisinden alabileceği en güzel geribildirim. Bunun anlamı müziğinizin en derin kısmının dahi iletildiğini gösteriyor, ve bu işi yapmamızın sebebi de bu. Yapmaya çalıştığımız şey, perdesiz gitar çalmanın zevkini aktarmak, en derin seviyede onun keyfini çıkarmak, ve diğerlerinin de bu bağlılık yolunu takip etmesini sağlayarak ustalığa erişmek.


İÇ: You play a lot of instruments. These instruments have different geographic cultural backgrounds. In your opinion what is common point of that instruments?

EL: The meaning of the English word “instrument” is actually “tool”. Instruments are nothing by themselves, just that: tools to express emotions, to tell stories and to take our souls to higher levels. What really matters is what you say through them, in the case that you have something to say. And this need of communication through art is everywhere, in every single culture on this planet. This is what connects all my instruments, and including all the rest I don't play as well. On the other hand, and fortunately, there are a lot of differences between them too, and those nuances are what makes interesting and rich all the different cultures to whose they belong to. Actually I can see in our days an increasing interest of the young generations on re-discovering their roots and preserving their differences, as a reaction to the globalization of the modern world.
For me, the most challenging aspect of facing the process of learning a new instrument is not the technique of the instrument itself (issue that can be also really hard in most of the cases), but to learn a new style, that usually means learning a new “language”, even philosophy of life.

İÇ: Pek çok enstrüman çalıyorsun. O enstrümanlar farklı coğrafik etkilere sahip. Dinleyicilerinizi nasıl etkilediğinizi görebiliyor musunuz?

EL: “Enstrüman” sözcüğünün İngilizcedeki karşılığı aslında “alet”. Enstrümanlar tek başlarına hiçbir şey ifade etmezler, sadece şöyle: duyguları dışavurmak, hikayeler anlatmak ve ruhlarımızı yüksek mertebelere eriştirmek için birer alettirler. Asıl meseleyse, onlarla ne demek istediğin, söyleyecek bir şeyin olmalı. Ve sanatla sağlanan bu iletişim biçimi bu dünyadaki her yerde, her kültürde var. Bütün çalabildiğim ve çalamadığım tüm enstrümanları birbirine bağlayan da bu. Bir başka yönüyse, her birinin birbirinden farklı olması, tüm bu nüanslar da farklı kültürlerden gelenlerin ilginç ve zengin olmasını sağlıyor. Günümüz gençliğinin modern dünyanın küreselleşmesine tepki olarak köklerini yeniden keşfettiğini ve farklılıklarını koruduğunu görebiliyorum.
Bence, yeni bir enstrümanı öğrenirken karşılaşılabilinecek en büyük zorluk onu çalarken kullanılacak teknik değil (pek çok konu da bu da geçerli olabilir gerçi), yeni bir stil öğrenmek, yeni bir “dil” öğrenmek gibi, hatta yaşamın felsefesini keşfetmek gibi.


İÇ: Personal question: I want to see you with Erkan Oğur at same stage. Is this impossible?

EL: I can't play in front of him, no way! I respect him so much. Despite I don't get impressed easily by other musicians in a “fan” level, when I first met him after one of his concerts in Istanbul, I couldn't even talk, I was only able to give him my CD's and then run away!
I think he's one of the few cases in which fusion between music languages happened in a natural, honest way, inside himself. He knew how to created a totally new aesthetic that many of us follow somehow.
I think what we call “tradition” now was always stimulated by artists like him, that bring new influences to the existing ones. Now in Turkey and abroad you can see a lot of musicians that “imitate” him. Now it sounds like an imitation, but in two generations it will sound like “tradition” probably. Again talking about etymology, the word “tradition” means “to give what was given to us”. Notice that to do that, tradition has to pass through the filters of each of us active musicians. So, the sum of all those filters becomes the tradition of the new generation.

İÇ: Kişisel bir soru: Seni, Erkan Oğur ile aynı sahnede görmek isterim. Mümkün mü bu?

EL: Onun önünde çalamam, imkansız! Çok büyük saygı duyuyorum. Her ne kadar bir müzisyenin “fan”ı seviyesindeyken ondan hemen etkilenmesem de, İstanbul’daki bir konserinde onu ilk kez dinlediğim zaman konuşamadım bile, sadece CDmi verdim ve koşarak uzaklaştım! Erkan Oğur, içinde müziğin dillerini doğal, dürüst bir biçimde eritmiş ender insanladan biri. Çoğumuzun bir biçimde takip ettiği tamamen yeni bir estetik yaratmayı nasıl yapacağını çok iyi biliyor.
Şimdilerde “gelenek” olarak adlandırdığımız şey onun gibi sanatçılarla taşınıyor, var olanları etkiliyor. Şu an Türkiye’de ve dünyada onu “taklit” eden pek çok sanatçı görebilirsin. Şimdi taklit gibi duran şey muhtemelen ileride “gelenek” olarak anılacak. Yine etimolojiden dem vuracak olursak, “gelenek” sözcüğü “bize verilmiş olanı aktarmak”tır. Bunu yaparken şuna da dikkat etmek lazım, gelenekler aktif olarak çalan müzisyenlerin eleğinden geçer. Yani, özetlersek tüm bu eleklerden geçenler yeni neslin geleneği olacak.


İÇ: You have special interest in east… What brought you to roads? If you have a special process about subject, can you share?

EL: I usually never think about it, no plans, no schedule. I just follow what I fall in love with, both  in music and life, that's all. Only once these processes have happened, I'm able to analyze them rationally and find out why I acted like this or like that back then.
What I feel is that probably I was attracted to open forms of traditional music, in which improvisation plays a big role. This interest was inside me since I can remember. My uncle had an old radio device and we used to listen Arabic music from Moroccan radio stations. Then, when I started to be interested in playing traditional Valencian music and Medieval repertoire, I missed the improvisation skills that are basic in other music cultures. I traveled first to Crete searching for another traditions in whose music lutes are important, then to Turkey, and later, link by link, I discovered also Arabic, Persian and Afghan music. Sure all those styles have some common characteristics, but I don't agree at all with the myth that says that “music is an universal language”. Feelings and emotions are universal, ok, but the way to transmit them aren't. Music languages are in my opinon almost as diferent between them as spoken languages do. A friend told me once something really smart about that: “If music is a universal language, then language is a universal language”.  Of course, in a superficial level, one can take a few lessons of any instrument and, due to his or her ignorance, believe that that's all, he learned a new music language in a few weeks. Sorry but not. For elevator or TV documentaries' music maybe yes, but every style has its own ornaments, intervals, tones, forms and aesthetics. If we don't keep and pay attention to all those subtile details, we are missing a big part of the music game. I think I was like this too at some point, I'm trying to get aware of it and fix it. Unfortunately I see many examples, coming mostly from the west, and mostly from classical or jazz musicians, of this wrong and superficial approach to traditional styles of other parts of the world.

İÇ: Doğuya özel bir merakın var. Seni yollara düşüren nedir? Konu hakkında özel bir sürecin varsa paylaşabilir misin?

EL: Genelde bu konuda düşünmem, planlamam, programlamam. Sadece aşık olduğum şeyi takip ediyorum, hem müzikte hem de hayatta, hepsi bu. Bir kere bu sürece girip olan olduktan sonra, mantıklı bir analizden geçirerek neden öyle ya da böyle yaptığımı öğrenebiliyorum geri dönüp bakınca.
Doğaçlama müziğin büyük rol oynadığı geleneksel müziğin yeni formlarını yaratmanın beni etkilediğini hissediyorum. İçimdeki bu tutku kendimi bildim bileli var. Amcamın eski radyosunda Fas yayınlarından Arapça müzik dinlerdik. Sonraları klasik Valensiya müziği ve Ortaçağ repertuarını öğrenip çalarken, diğer kültürlerin müziklerine dayalı doğaçlama becerilerini özlediğimi fark ettim. Müziğinde udun önemli bir alan kapsadığı ülkelere doğru yolculuğa çıktım ve önce Girit’e geldim, sonra Türkiye’ye, darken adım adım Arap, Acem ve Afgan müziğini keşfettim. Elbette bütün bu tarzların birbirine benzeyen özellikleri var, ama o bilinen “müzik evrensel dildir” lafına tamemen katılmıyorum. Duygular ve hisler evrenseldir, eyvallah, ancak onları aktarma biçimleri değildir. Müziğin dili de en az konuşma dilleri kadar birbirinden farklı. Bir arkadaşımın bu konuyla ilgili zekice bir tespiti var: “Eğer müzik evrensel bir dilse, dil de evrenseldir.”. Eğer sığ bir taraftan bakarsak, biri herhangi bir müzik aletini çalmak için bir kaç ders alır ve kendi cehaletince her şeye hakim olduğuna inanabilir, yepyeni bir müzikal dili bir kaç haftada öğrenmiş gibi. Kusura bakmasın ama o iş öyle olmaz. Asansör müziği veya TV belgeseli fonu için belki, ama her stil kendi güzelliğini, tonunu,  formunu ve estetiğini içinde barındırıyor. Eğer bunlara önem vermezsek, oyunun büyük bölümünü yok saymış oluruz. Sanırım eskiden ben de öyleydim, bundan olabildiğince uzak durmaya ve kendimi düzeltmeye çalışıyorum. Ne yazık ki çok sayıda örnek görüyorum, çoğu batıdan ve genellikle klasik ve caz müzisyenleri, bu yanlış ve batıl yöntemi kullanıyorlar.


İÇ: What do you see when you look at the world?

EL: In a big scale, it's really scarying what is going on in almost every corner of our world. The good thing is that scientists discovered that cockroaches are very resistant to wars and diseases, so my proposal is: let's forget hope in humans, it's time for our adorable successors: cockroaches and rats.

İÇ: Dünyaya baktığında ne görüyorsun?

EL: Büyük fotoğraftan bakacak olursam, dünyanın her köşesi beni ayrı korkutuyor. İyi haberse bilim insanlarının hamam böceklerinin savaşlara ve hastalıklara karşı çok dirençli olduklarını keşfetmeleri, yani teorim şu: insanlara olan umudumuzu bir tarafa bırakalım, artık bizim sevimli haleflerimizin zamanı geldi: hamam böcekleri ve sıçanlar.


İÇ: Do you have a specific mediation way? How do you relax?

EL: Playing music itself is my way of meditation, till now I haven't found anything better for me. Also washing dishes and making sex with someone that you love deeply.

İÇ: Kendine has bir meditasyon yöntemin var mı? Nasıl rahatlarsın?

EL: Müzik yapmanın kendisi benim için bir meditasyon zaten, bu vakte kadar da daha iyisini bulamadım. Ayrıca bulaşık yıkamak ve çok sevdiğim biriyle sevişmek diyebilirim.


İÇ: Do you have new album works?

EL: Sure. I would like to finish 3 different albums in 2017.
We are already working with Stelios Petrakis and Bijan Chemirani on a continuation to our first CD ”Mavra froudia” (2011). It will be recorded next spring and launched in September. I'm really excited to work again with them, the previous CD was such a great experience, and artistically is one of the works I feel more proud of.
I have a new trio, EAR, with Adrián Perales on drums, Raül Bonell on Warr guitar (a hybrid instrument between guitar and bass played with tapping technique), and myself on e-hurdy gurdy and e-fretless guitar. EAR is, let's say, a new field to explore all the same styles I like to play in the other projects, but from a electric-pshychedellic point of view. We have already the material to do a good recording, we need just to wait for a gap in between concerts and other recordings to do it properly and with no rushes.
Same thing happens with a thirth CD I would love to record on 2017, an album dedicated to one of the instruments I enjoy playing the most: the Afghan rabab. In this case, I would like to make a very minimalistic recording, with a quite “traditional” approach, including both traditional stuff from Afghanistan, Iran, Kashmir and Turkey, as well as some of my own compositions and some friends' as well.
Let's see if we have the energy to do all that, I hope so!

İÇ: Yeni album çalışmalarınız var mı?

EL: Elbette. 2017’de üç farklı albüm bitirmeyi düşünüyorum.
Stelios Petrakis ve Bijan Chemirani ile ilk albümümüz “Mavra froudia” (2011)’nın devamı üzerinde çalışmaya başladık bile. Önümüzdeki baharda kayda geçiçez, Eylül’de de piyasaya sürülmüş olur. Onlarla yeniden çalıştığım için gerçekten çok heyecanlıyım, ilk CD muazzam bir deneyimdi, artistik olarak da gurur duyduklarımdan biri.
Yeni bir üçlümüz var, EAR, Adrián Perales davulda, Raül Bonell Warr gitarda (vurma tekniği ile çalınan gitar ve bas arasında hibrid bir enstrüman) ben de elektronik laterna ve perdesiz gitardayım. EAR, diğer projelerde de çalmak istediğim stilleri keşfettiğim bir alan, ancak elektronik-saykodelik bir bakıştan. İyi bir kayıt almak için elimizde materyaller mevcut, yapmamız gereken tek şey konserlerden ve diğer kayıtlardan kalan boşluğu yakalayıp uygun ve acele etmeksizin değerlendirmek.
2017’de kayda girmekten mutluluk duyacağım üçüncü CD de benzer şekilde, çalmaktan en çok keyif aldığım enstrümanlardan birine adandı: Afgan rebabı. Afganistan, İran, Keşmir ve Türkiye'den de dahil olmak üzere oldukça "geleneksel" bir yaklaşımla ve bazı bestelerim ile bir takım arkadaşlarımın bulunduğu çok minimalist bir kayıt yapmak istiyorum.
Bakalım hepsini yapabilecek enerjiyi kendimde bulabilecek miyim, umarım!


İÇ: Last some short questions.
Can we learn first two books come to your mind from your library?

EL: Spanish Dictionary, Greek Dictionary.

İÇ: Kütüphanende elinin gittiği ilk iki kitabı öğrenebilir miyiz?

EL: İspanyolca Sözlük, Yunanca Sözlük.


İÇ: What is your favorite lines of poetry?

EL: I don't know by heart any poem, to be honest! (I know, I should pretend that I'm more enlightened, what can I do...). In general I don't like fiction. I feel that who lives his or her own life with some magic or poetry doesn't need to read books about it, for me it's like a substitute of the real thing, in a way. For the same reason, usually I don't connect with novels or movies, I prefer thousand times to live those movies or books in my real life, and I do my best it to happen.

İÇ: En sevdiğin şiir dizeleri?

EL: Ezbere bildiğim bir şiir yok ne yazık ki! (Biliyorum, biraz daha entellektüel gözükmeliydim ama ne yaparsın…) Genelde kurgu edebiyatı sevmiyorum. Kendi hayatının sihrini veya şiirini yaşayan birinin bununla ilgili bir kitap okumaya ihtiyaç duymadığını düşünüyorum, bana göre bu bir biçimde gerçeğin vekili gibi bir şey. Aynı sebepten filmler ve şiirlerle de pek işim olmuyor, filmlerde ve kitaplarda olanları gerçek hayatta yaşamayı bin kere tercih ederim ve bunun için elimden gelenin en iyisini yapmaya çaışıyorum.


İÇ: Fill in the blanks, please:
 .............................. is the world's most fabulous object.

EL: Human brain…

İÇ: Dünyanın en harika nesnesi …………’dir.

EL: İnsan beyni


İÇ: If I were a revolt, I would be ..................................

EL: There

İÇ: Bir isyan olmak isteseydim ....................... olurdum.

EL: Orada…


İÇ: We will die soon, you can say only three words: What do you want you say?

EL: Not-Yet-Please

İÇ: Birazdan öleceğiz, üç kelime hakkın var: Ne söylemek istersin?

EL: Şimdi-değil-lütfen



BUM!


Translate/Çeviri: Pınar Çinar

Photo/Fotoğraf: Laura Soriano
             

Hakkında

Ulaşılabilir bir söyleşi kütüphanesi oluşturmak için çıktığımız -Çeviride Pınar K. ve geri kalan tüm işlerde İrfan Çinar- bu yolda 'Hasbihâl efendim'i açabilecek kadar kelimeye sahip değiliz. Dirsek temasında konuşmaktan başka gayemiz yoktur. Çok şükür kimsenin de ziline basıp kaçmamışızdır. Ayrıca her türlü ihtiyacınız için (reklam verme, görüş, öneri, şikayet vd) aedinterview@gmail.com adresine posta kartınızı bırakabilirsiniz.

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Tüm Hakları Saklıdır © AED Söyleşi