Söyleşen: İrfan Çinar Salı, Ocak 03, 2017


İrfan Çinar: Let’s start with our three classical questions: I love asking this two questions to the musicians.What’ your favorite music genre?

Efrén López: When I take part in a music experience as a listener, in general I feel closer to austere styles, always strongly rooted, acoustic music, and without the use of too much superfluous virtuosity. After trying to understand myself, what is good for me and what not, at some point I realized that my favorite genres, except of a few exceptions, have some relation with peoples that are or have been in contact with Islamic culture at some point; this is: south of Europe, North Africa, Arab countries, Middle East, Central Asia and Indian subcontinent.
Another aspect that is really important for me, in order to appreciate a music performance, is to feel that the musicians are not trying to “sell”  themselves, to impress their audience, so they play in a natural, transcendental and sincere way with elevate goals, not just “nice” music  to move your bottom.
I love also Medieval European music, until 14th century more or less. Of course I can enjoy other styles too, but usually this is the music that touches me more.

İrfan Çinar: Üç klasik sorumuzla başlayalım: Bu soruyu müzisyenlere sormayı çok seviyorum. En sevdiğin müzik türü?

Efrén López: Müziğe dinleyici olarak baktığımda, genellikle sade, güçlü, köklü, akustik müziğe ve çok fazla gereksiz virtüöz kullanımı olmadan yazılmış parçalara yakın hissediyorum. Kendimi anlamaya çalıştıktan sonra -benim için ne iyidir ne kötüdür- bir noktada fark ettim ki en sevdiğim müzik türleri, birkaç istisna hariç, İslam kültürü ile karşılaşmışlar.; Güney Avrupa, Kuzey Afrika, Orta Doğu, Orta Asya ve Arap Yarımadası.
Bir eseri sevmek için bence önemli olan diğer bir konu da, müzisyenlerin kendilerini “satmak” peşinde olmadıklarını hissetmek, dinleyicilerini etkilemek için, hedeflerini yükselterek, doğal, aşkın ve içten bir biçimde çalmaları. Kıçınızı sallamanız için yazılan “hoş” parçalar değil.
Aynı zamanda Ortaçağ Avrupa müziğini de severim, aşağı yukarı 14. yüzyıla kadar. Elbette diğer türler de hoşuma gidiyor, ama genelde bunlar bana daha çok hitap ediyor.


İrfan Çinar: Can you name three songs from your favorite music genre for some lovely people who is reading us?

Efrén López I'll better name you three artists that made me go deeper into my music path in general, thanks to the inspiration I got from them the first time I listened their works: rabab master Ustad Mohammed Rahim Khushnawaz, Erkan Oğur and Ross Daly.

İrfan Çinar: Söyleşimizi okuyan insanlar için dediğin türden üç şarkı ismi verebilir misin?

Efrén López: Beni müzik yolunun derinlerine götüren üç müzisyenin ismini versem iyi olacak, yaptıkları müziği ilk dinlediğim anda bana vermis oldukları esin için kendilerine teşekkür ederim: Rebab ustası Üstad Muhammed Rahim Khushnawaz, Erkan Oğur ve Ross Daly.


İrfan Çinar: Tell me about yourself, who is Efrén? How do you spend your spare time? What do you do in a typical day of your life?

Efrén López: In general I don't understand the concept of spare time. I love so so so much what I do in life (music, basically) that for me the biggest pleasure is to do it all the time and try to improve myself. It makes me feel useful and fulfilled. I live in a very little village in the East coast of Spain, we are just 34 inhabitants living there. So if I'm not traveling for concerts, recordings or giving workshops, I have a very simple life, I study, practice, compose... I organize also workshops and musical meetings at home, so the most of my time is full with music, plus some sleeping, house cleaning, eating, etc.

İrfan Çinar: Kendinden bahsedebilir misin, Efrén kimdir? Boş vakitlerini nasıl değerlendirirsin? Bir gününde neler yaparsın?

Efrén López: Genelde boş vakit tabirini pek anlayamıyorum. Hayatta yaptığım her şeyi çok ama çok seviyorum (temelde müzik) ve kendimi bu alanlarda geliştirmeye çalışmak benim için en büyük tatmin, kendimi işe yarar ve dolu hissediyorum.  İspanya’nın doğu kıyısında çok küçük bir kasabada yaşayan 34 sakinden biriyim. Yani eğer konserler, kayıtlar ya da atölyeler için seyahat ettiğim zamanları saymazsak basit bir hayatım var; çalışıyorum, pratik yapıyorum, beste yapıyorum… Evde de atölyeler ve müzik toplantıları organize ediyorum, demem o ki vaktimin çoğu müzikle geçiyor, biraz da uyku, temizlik, yemek yemek filan..


İÇ: Can you explain Mavra Froudia with your words?

EL:Mavra froudia means “nlack eyebrows”. I composed this piece while improvising with my Cretan laouto. The picture I was visualizing as I was giving shape to the tune was “wild beauty”. Not the sweet, gentle one that wants to please everybody, but a self-confident one, that doesn’t follow any pre-set social pattern. I liked the piece already from the beginning, but when we added Stelio's lyra and Bijan groovy percussions it became one of my favorite own compositions ever.

İÇ: Mavra Froudia'yı kendi kelimelerinle açıklayabilir misin?

EL: Mavra Froudia “kara kaşlar”anlamına geliyor. Bu parçayı Girit  lavtamla doğaçlama yaparken besteledim. Parçaya şekil verirken gözümde canlanan resim “vahşi güzel” idi. Herkesi mutlu etmek isteyen, sevimli, nazik bir parça değil belki ama özgüvenli, önceden belirlenmiş sosyal modellerin dışında. Şarkıyı daha en başta sevdim ama, Stelio’nun liri ve Bijan’ın harika perküsyonu da eklenince en favori bestelerimden biri oldu.


İÇ: Chemirani, Petrakis and you… How did you come together?

EL: I met Stelios in Crete during a dinner with common friends, and soon we found out that we were actually huge fans of each other. That was a really good beginning. Then, I invited him to play a concert in Spain with my former band L'Ham de Foc, and some months later I had the immense honor to play in his successful CD “Orion” as a guest musician. A bit later, while I was mixing Kelly Thoma's first record “Anamkhara” at Stelios' own studio, again in Crete, we started to talk about the possibility of doing something together, since our friendship was growing and we shared quite the same musical taste and preferences. So it began like that, as a half-joke, and at some point, while thinking about how to taking that new project to the stages, we missed a percussionist. Stelios knew Bijan since time ago, they are good friends too. As soon as he mentioned his name I agreed. The idea of a trio project with those musicians, whom I was following already as a fan was just like a dream. It worked in such a natural way in the studio, and later on stage as well. It is one of the “easiest” collaborations I never did, everyone is just himself into the band.

İÇ: Chemirani, Petrakis ve sen... Nasıl bir araya geldiniz?

EL: Stelios ile Girit’te ortak arkadaşlarımızla olduğumuz bir yemekte tanıştım, kısa sürede de birbirimizin büyük hayranı olduğumuzu keşfettik. Gerçekten iyi bir başlangıçtı. Sonrasında, Stelios’u eski grubum L'Ham de Foc le İspanya’da çıkacağımız bir konserde çalmak üzere davet ettim, bir kaç ay sonra da onun çıkardığı başarılı CD “Orion”da konuk sanatçı olarak yer almanın muazzam onurunu yaşadım. Bir zaman sonra, Stelio’nun stüdyosunda Kelly Thoma’nın ilk kaydı “Anamkhara”nın mixini yaparken, yine Girit’te, beraber bir şeyler yapmanın ihtimali üzerine konuşuyorduk, dostluğumuz büyürken neredeyse aynı müzik zevkini paylaşmaya devam ediyorduk. Bu şekilde başladı, yarı şaka yarı ciddi, bu yeni projeyi sahnelere nasıl taşıyabileceğimizi düşünüyorduk, bir perküsyon ustasına ihtiyacımız vardı. Stelios Bijan’ı önceden tanıyordu ve onlar da iyi arkadaşlardı.  İsmi geçince ben de olur dedim. Daha yazkın zamanda bir hayranları olduğum bu müzisyenlerle bir trio projesi fikri adeta hayal gibiydi. Stüdyoda oldukça doğaldım, zamanla sahneye de alıştım. Daha önce böyle “kolay” bir grup çalışmasında bulunmamıştım, herkes grup içinde sadece kendisi olarak var.


İÇ: I want to begin to learn fretless guitar cause of you, to tonbak cause of Bijan Chemirani, and especially to classical kamancha cause of Petrakis. Can you see how you affect to your audience?

EL: Yes, this is one of the most beautiful kinds of feedback one can take from his audience. It means that your music reached a deep part of the other, and that's why we do it. To transmit the joy of playing it, enjoying it in a deep level, and making other take the same path of commitment with art and trascendence through it that we try to follow.

İÇ: Senin sebebinle perdesiz gitara, Bijan Chemirani sayesinde tonbaka, ve özellikle Petrakis’in sayesinde klasik kemençeye başlayasım var. Dinleyicilerinizi nasıl etkilediğinizi görebiliyor musunuz?

EL: Evet, bu bir insanın dinleyicisinden alabileceği en güzel geribildirim. Bunun anlamı müziğinizin en derin kısmının dahi iletildiğini gösteriyor, ve bu işi yapmamızın sebebi de bu. Yapmaya çalıştığımız şey, perdesiz gitar çalmanın zevkini aktarmak, en derin seviyede onun keyfini çıkarmak, ve diğerlerinin de bu bağlılık yolunu takip etmesini sağlayarak ustalığa erişmek.


İÇ: You play a lot of instruments. These instruments have different geographic cultural backgrounds. In your opinion what is common point of that instruments?

EL: The meaning of the English word “instrument” is actually “tool”. Instruments are nothing by themselves, just that: tools to express emotions, to tell stories and to take our souls to higher levels. What really matters is what you say through them, in the case that you have something to say. And this need of communication through art is everywhere, in every single culture on this planet. This is what connects all my instruments, and including all the rest I don't play as well. On the other hand, and fortunately, there are a lot of differences between them too, and those nuances are what makes interesting and rich all the different cultures to whose they belong to. Actually I can see in our days an increasing interest of the young generations on re-discovering their roots and preserving their differences, as a reaction to the globalization of the modern world.
For me, the most challenging aspect of facing the process of learning a new instrument is not the technique of the instrument itself (issue that can be also really hard in most of the cases), but to learn a new style, that usually means learning a new “language”, even philosophy of life.

İÇ: Pek çok enstrüman çalıyorsun. O enstrümanlar farklı coğrafik etkilere sahip. Dinleyicilerinizi nasıl etkilediğinizi görebiliyor musunuz?

EL: “Enstrüman” sözcüğünün İngilizcedeki karşılığı aslında “alet”. Enstrümanlar tek başlarına hiçbir şey ifade etmezler, sadece şöyle: duyguları dışavurmak, hikayeler anlatmak ve ruhlarımızı yüksek mertebelere eriştirmek için birer alettirler. Asıl meseleyse, onlarla ne demek istediğin, söyleyecek bir şeyin olmalı. Ve sanatla sağlanan bu iletişim biçimi bu dünyadaki her yerde, her kültürde var. Bütün çalabildiğim ve çalamadığım tüm enstrümanları birbirine bağlayan da bu. Bir başka yönüyse, her birinin birbirinden farklı olması, tüm bu nüanslar da farklı kültürlerden gelenlerin ilginç ve zengin olmasını sağlıyor. Günümüz gençliğinin modern dünyanın küreselleşmesine tepki olarak köklerini yeniden keşfettiğini ve farklılıklarını koruduğunu görebiliyorum.
Bence, yeni bir enstrümanı öğrenirken karşılaşılabilinecek en büyük zorluk onu çalarken kullanılacak teknik değil (pek çok konu da bu da geçerli olabilir gerçi), yeni bir stil öğrenmek, yeni bir “dil” öğrenmek gibi, hatta yaşamın felsefesini keşfetmek gibi.


İÇ: Personal question: I want to see you with Erkan Oğur at same stage. Is this impossible?

EL: I can't play in front of him, no way! I respect him so much. Despite I don't get impressed easily by other musicians in a “fan” level, when I first met him after one of his concerts in Istanbul, I couldn't even talk, I was only able to give him my CD's and then run away!
I think he's one of the few cases in which fusion between music languages happened in a natural, honest way, inside himself. He knew how to created a totally new aesthetic that many of us follow somehow.
I think what we call “tradition” now was always stimulated by artists like him, that bring new influences to the existing ones. Now in Turkey and abroad you can see a lot of musicians that “imitate” him. Now it sounds like an imitation, but in two generations it will sound like “tradition” probably. Again talking about etymology, the word “tradition” means “to give what was given to us”. Notice that to do that, tradition has to pass through the filters of each of us active musicians. So, the sum of all those filters becomes the tradition of the new generation.

İÇ: Kişisel bir soru: Seni, Erkan Oğur ile aynı sahnede görmek isterim. Mümkün mü bu?

EL: Onun önünde çalamam, imkansız! Çok büyük saygı duyuyorum. Her ne kadar bir müzisyenin “fan”ı seviyesindeyken ondan hemen etkilenmesem de, İstanbul’daki bir konserinde onu ilk kez dinlediğim zaman konuşamadım bile, sadece CDmi verdim ve koşarak uzaklaştım! Erkan Oğur, içinde müziğin dillerini doğal, dürüst bir biçimde eritmiş ender insanladan biri. Çoğumuzun bir biçimde takip ettiği tamamen yeni bir estetik yaratmayı nasıl yapacağını çok iyi biliyor.
Şimdilerde “gelenek” olarak adlandırdığımız şey onun gibi sanatçılarla taşınıyor, var olanları etkiliyor. Şu an Türkiye’de ve dünyada onu “taklit” eden pek çok sanatçı görebilirsin. Şimdi taklit gibi duran şey muhtemelen ileride “gelenek” olarak anılacak. Yine etimolojiden dem vuracak olursak, “gelenek” sözcüğü “bize verilmiş olanı aktarmak”tır. Bunu yaparken şuna da dikkat etmek lazım, gelenekler aktif olarak çalan müzisyenlerin eleğinden geçer. Yani, özetlersek tüm bu eleklerden geçenler yeni neslin geleneği olacak.


İÇ: You have special interest in east… What brought you to roads? If you have a special process about subject, can you share?

EL: I usually never think about it, no plans, no schedule. I just follow what I fall in love with, both  in music and life, that's all. Only once these processes have happened, I'm able to analyze them rationally and find out why I acted like this or like that back then.
What I feel is that probably I was attracted to open forms of traditional music, in which improvisation plays a big role. This interest was inside me since I can remember. My uncle had an old radio device and we used to listen Arabic music from Moroccan radio stations. Then, when I started to be interested in playing traditional Valencian music and Medieval repertoire, I missed the improvisation skills that are basic in other music cultures. I traveled first to Crete searching for another traditions in whose music lutes are important, then to Turkey, and later, link by link, I discovered also Arabic, Persian and Afghan music. Sure all those styles have some common characteristics, but I don't agree at all with the myth that says that “music is an universal language”. Feelings and emotions are universal, ok, but the way to transmit them aren't. Music languages are in my opinon almost as diferent between them as spoken languages do. A friend told me once something really smart about that: “If music is a universal language, then language is a universal language”.  Of course, in a superficial level, one can take a few lessons of any instrument and, due to his or her ignorance, believe that that's all, he learned a new music language in a few weeks. Sorry but not. For elevator or TV documentaries' music maybe yes, but every style has its own ornaments, intervals, tones, forms and aesthetics. If we don't keep and pay attention to all those subtile details, we are missing a big part of the music game. I think I was like this too at some point, I'm trying to get aware of it and fix it. Unfortunately I see many examples, coming mostly from the west, and mostly from classical or jazz musicians, of this wrong and superficial approach to traditional styles of other parts of the world.

İÇ: Doğuya özel bir merakın var. Seni yollara düşüren nedir? Konu hakkında özel bir sürecin varsa paylaşabilir misin?

EL: Genelde bu konuda düşünmem, planlamam, programlamam. Sadece aşık olduğum şeyi takip ediyorum, hem müzikte hem de hayatta, hepsi bu. Bir kere bu sürece girip olan olduktan sonra, mantıklı bir analizden geçirerek neden öyle ya da böyle yaptığımı öğrenebiliyorum geri dönüp bakınca.
Doğaçlama müziğin büyük rol oynadığı geleneksel müziğin yeni formlarını yaratmanın beni etkilediğini hissediyorum. İçimdeki bu tutku kendimi bildim bileli var. Amcamın eski radyosunda Fas yayınlarından Arapça müzik dinlerdik. Sonraları klasik Valensiya müziği ve Ortaçağ repertuarını öğrenip çalarken, diğer kültürlerin müziklerine dayalı doğaçlama becerilerini özlediğimi fark ettim. Müziğinde udun önemli bir alan kapsadığı ülkelere doğru yolculuğa çıktım ve önce Girit’e geldim, sonra Türkiye’ye, darken adım adım Arap, Acem ve Afgan müziğini keşfettim. Elbette bütün bu tarzların birbirine benzeyen özellikleri var, ama o bilinen “müzik evrensel dildir” lafına tamemen katılmıyorum. Duygular ve hisler evrenseldir, eyvallah, ancak onları aktarma biçimleri değildir. Müziğin dili de en az konuşma dilleri kadar birbirinden farklı. Bir arkadaşımın bu konuyla ilgili zekice bir tespiti var: “Eğer müzik evrensel bir dilse, dil de evrenseldir.”. Eğer sığ bir taraftan bakarsak, biri herhangi bir müzik aletini çalmak için bir kaç ders alır ve kendi cehaletince her şeye hakim olduğuna inanabilir, yepyeni bir müzikal dili bir kaç haftada öğrenmiş gibi. Kusura bakmasın ama o iş öyle olmaz. Asansör müziği veya TV belgeseli fonu için belki, ama her stil kendi güzelliğini, tonunu,  formunu ve estetiğini içinde barındırıyor. Eğer bunlara önem vermezsek, oyunun büyük bölümünü yok saymış oluruz. Sanırım eskiden ben de öyleydim, bundan olabildiğince uzak durmaya ve kendimi düzeltmeye çalışıyorum. Ne yazık ki çok sayıda örnek görüyorum, çoğu batıdan ve genellikle klasik ve caz müzisyenleri, bu yanlış ve batıl yöntemi kullanıyorlar.


İÇ: What do you see when you look at the world?

EL: In a big scale, it's really scarying what is going on in almost every corner of our world. The good thing is that scientists discovered that cockroaches are very resistant to wars and diseases, so my proposal is: let's forget hope in humans, it's time for our adorable successors: cockroaches and rats.

İÇ: Dünyaya baktığında ne görüyorsun?

EL: Büyük fotoğraftan bakacak olursam, dünyanın her köşesi beni ayrı korkutuyor. İyi haberse bilim insanlarının hamam böceklerinin savaşlara ve hastalıklara karşı çok dirençli olduklarını keşfetmeleri, yani teorim şu: insanlara olan umudumuzu bir tarafa bırakalım, artık bizim sevimli haleflerimizin zamanı geldi: hamam böcekleri ve sıçanlar.


İÇ: Do you have a specific mediation way? How do you relax?

EL: Playing music itself is my way of meditation, till now I haven't found anything better for me. Also washing dishes and making sex with someone that you love deeply.

İÇ: Kendine has bir meditasyon yöntemin var mı? Nasıl rahatlarsın?

EL: Müzik yapmanın kendisi benim için bir meditasyon zaten, bu vakte kadar da daha iyisini bulamadım. Ayrıca bulaşık yıkamak ve çok sevdiğim biriyle sevişmek diyebilirim.


İÇ: Do you have new album works?

EL: Sure. I would like to finish 3 different albums in 2017.
We are already working with Stelios Petrakis and Bijan Chemirani on a continuation to our first CD ”Mavra froudia” (2011). It will be recorded next spring and launched in September. I'm really excited to work again with them, the previous CD was such a great experience, and artistically is one of the works I feel more proud of.
I have a new trio, EAR, with Adrián Perales on drums, Raül Bonell on Warr guitar (a hybrid instrument between guitar and bass played with tapping technique), and myself on e-hurdy gurdy and e-fretless guitar. EAR is, let's say, a new field to explore all the same styles I like to play in the other projects, but from a electric-pshychedellic point of view. We have already the material to do a good recording, we need just to wait for a gap in between concerts and other recordings to do it properly and with no rushes.
Same thing happens with a thirth CD I would love to record on 2017, an album dedicated to one of the instruments I enjoy playing the most: the Afghan rabab. In this case, I would like to make a very minimalistic recording, with a quite “traditional” approach, including both traditional stuff from Afghanistan, Iran, Kashmir and Turkey, as well as some of my own compositions and some friends' as well.
Let's see if we have the energy to do all that, I hope so!

İÇ: Yeni album çalışmalarınız var mı?

EL: Elbette. 2017’de üç farklı albüm bitirmeyi düşünüyorum.
Stelios Petrakis ve Bijan Chemirani ile ilk albümümüz “Mavra froudia” (2011)’nın devamı üzerinde çalışmaya başladık bile. Önümüzdeki baharda kayda geçiçez, Eylül’de de piyasaya sürülmüş olur. Onlarla yeniden çalıştığım için gerçekten çok heyecanlıyım, ilk CD muazzam bir deneyimdi, artistik olarak da gurur duyduklarımdan biri.
Yeni bir üçlümüz var, EAR, Adrián Perales davulda, Raül Bonell Warr gitarda (vurma tekniği ile çalınan gitar ve bas arasında hibrid bir enstrüman) ben de elektronik laterna ve perdesiz gitardayım. EAR, diğer projelerde de çalmak istediğim stilleri keşfettiğim bir alan, ancak elektronik-saykodelik bir bakıştan. İyi bir kayıt almak için elimizde materyaller mevcut, yapmamız gereken tek şey konserlerden ve diğer kayıtlardan kalan boşluğu yakalayıp uygun ve acele etmeksizin değerlendirmek.
2017’de kayda girmekten mutluluk duyacağım üçüncü CD de benzer şekilde, çalmaktan en çok keyif aldığım enstrümanlardan birine adandı: Afgan rebabı. Afganistan, İran, Keşmir ve Türkiye'den de dahil olmak üzere oldukça "geleneksel" bir yaklaşımla ve bazı bestelerim ile bir takım arkadaşlarımın bulunduğu çok minimalist bir kayıt yapmak istiyorum.
Bakalım hepsini yapabilecek enerjiyi kendimde bulabilecek miyim, umarım!


İÇ: Last some short questions.
Can we learn first two books come to your mind from your library?

EL: Spanish Dictionary, Greek Dictionary.

İÇ: Kütüphanende elinin gittiği ilk iki kitabı öğrenebilir miyiz?

EL: İspanyolca Sözlük, Yunanca Sözlük.


İÇ: What is your favorite lines of poetry?

EL: I don't know by heart any poem, to be honest! (I know, I should pretend that I'm more enlightened, what can I do...). In general I don't like fiction. I feel that who lives his or her own life with some magic or poetry doesn't need to read books about it, for me it's like a substitute of the real thing, in a way. For the same reason, usually I don't connect with novels or movies, I prefer thousand times to live those movies or books in my real life, and I do my best it to happen.

İÇ: En sevdiğin şiir dizeleri?

EL: Ezbere bildiğim bir şiir yok ne yazık ki! (Biliyorum, biraz daha entellektüel gözükmeliydim ama ne yaparsın…) Genelde kurgu edebiyatı sevmiyorum. Kendi hayatının sihrini veya şiirini yaşayan birinin bununla ilgili bir kitap okumaya ihtiyaç duymadığını düşünüyorum, bana göre bu bir biçimde gerçeğin vekili gibi bir şey. Aynı sebepten filmler ve şiirlerle de pek işim olmuyor, filmlerde ve kitaplarda olanları gerçek hayatta yaşamayı bin kere tercih ederim ve bunun için elimden gelenin en iyisini yapmaya çaışıyorum.


İÇ: Fill in the blanks, please:
 .............................. is the world's most fabulous object.

EL: Human brain…

İÇ: Dünyanın en harika nesnesi …………’dir.

EL: İnsan beyni


İÇ: If I were a revolt, I would be ..................................

EL: There

İÇ: Bir isyan olmak isteseydim ....................... olurdum.

EL: Orada…


İÇ: We will die soon, you can say only three words: What do you want you say?

EL: Not-Yet-Please

İÇ: Birazdan öleceğiz, üç kelime hakkın var: Ne söylemek istersin?

EL: Şimdi-değil-lütfen



BUM!


Translate/Çeviri: Pınar Çinar

Photo/Fotoğraf: Laura Soriano

Yorum Bırakın

Subscribe to Posts | Subscribe to Comments

             

Hakkında

Ulaşılabilir bir söyleşi kütüphanesi oluşturmak için çıktığımız -Çeviride Pınar K. ve geri kalan tüm işlerde İrfan Çinar- bu yolda 'Hasbihâl efendim'i açabilecek kadar kelimeye sahip değiliz. Dirsek temasında konuşmaktan başka gayemiz yoktur. Çok şükür kimsenin de ziline basıp kaçmamışızdır. Ayrıca her türlü ihtiyacınız için (reklam verme, görüş, öneri, şikayet vd) aedinterview@gmail.com adresine posta kartınızı bırakabilirsiniz.

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Tüm Hakları Saklıdır © AED Söyleşi