Söyleşen: İrfan Çinar Cuma, Ocak 06, 2017

İrfan Çinar: Merhaba Ekin, isteğimi kabul ettiğin için teşekkürler. Klasik sorularımızla başlayalım hemen: En sevdiğin müzik türü?

Ekin Metin Sozüpek: Rock postu / sarınıp aksak-ürkek-manyaklığı kanık-sanılmış Hayvan Çığırması. Delik-psycho da cabası

İrfan Çinar: Dediğin türden söyleşimizi okuyan birkaç iyi insan için, söyleşi boyunca dinleyebilecekleri üç şarkı paylaşır mısın?

Ekin Metin Sozüpek:  Cubbiebear & Siah & Luke Orsie - Punch Pretty Woman For Fan
György Ligeti - Mysteries of the Macabre
Shlohmo - Buried

İrfan Çinar: Kendinden bahsedebilir misin? Ne yer ne içersin? Ana yaşam ortam şartların nelerdir?

Rüzgar alan ve absürd kuşların arşınlarını işittiğin kızıl 1 evde 2 kedi tarafından dominediliyorum. O alanı neredeyse sığınak olabilecekmişçesine irrasyonel bir sıcak-patetiklikle kurguladım ki bana kendi’nin oluşturulmuşluğunun tüm safhalarını sevimsizce hatırlatsın (ki tırlatmayayım). Bolca girinti ve çıkıntıları var ki bu da bir evin göğe özenmesinin tehlikeli sonuçlarından keyif almayı öğretir. Tek öğünden fazla yemek yemenin mantığını anlayamadığıma sıçrama cümlesi kuruyor şimdi. İçmeler sevmiyorum, boğazdan çok hızlı geçiyor. Evde biraz “hava bu;böyle”yi deneyimliyor, sonlandırmayı tercih etmediğim kitaplarla farklı ruhhallerine sığışıp temaslanıyor, tezimle ilgili bir miktar boş kurşun atıyor, bilhassa art arda film döndürüyor, aylaklığın zulmünü derin nefesle çekiyor, günde 1 saat kadar yüzüyor(um) bu umduğum olmazsa bisiklete davranıyorum.

İÇ: “Tamanlanamayan” ile derdin neydi? Ne yapmaya çalıştın?

EMS: Zaman / tamam / tanım / anlam. Bin yıllık kadim soruları bir kez daha haykırmanın nafileliğinde bilinçli ısrarın hayatkucaklar bir jest oluşuyla ilgi. Bir kez daha, mümkünse yazanı ve onun tüm gereksiz sabit öngörülerini aradan çıkarıp okurun içine dolacağı, içinde oda alacağı, içinde oyun oynayacağı, içinin dışına (içinden dışına) taşacağı yahut iç-dış ayrımına şaşacağı bir deneyim alanı kurgulama görevini ifa etmeye çalıştım. Şakışiir, yazıbazşiir, fotoşiir kapsamlarında kendimle nasıl tartıştığımı paylaştım, öne sürdüm, güne taşırdım, yön şaşırttım. “000” ya da “Üçgöz”ün meşhur konuşmasında kasten bilimkurguya yaklaştım, yapaylaşmamı paylaştım; BİR KEZ DAHA, eylem olarak kitap yazmanın / eyleme olanak tanıyan kazısında, parlakkalpli okurla, karşılaştım. İstedim ki kapaktaki surat(ımsı), baksın, bakmakla kalmasın
yaksın.

İÇ: Açıkça konuşmak gerekirse senden spoken word albümü bekliyordum.

EMS: Yapmadım.

İÇ: Mutlak sınıflandırmaya sonra karşı olsam da “spoken word” ve “freestyle” diyebileceğimiz bir tarzın var. Buradan hareketle: Tamanlanamayan’a neden şiir muamelesi yapmalıyız?

EMS: Hangi “alan”da bir tarzdan bahsettiğimizi kavrayamadım ama hiçbir alan için, “freestyle” tanımlamasına katılamam; mümkünatı yok. İşitişim de ilk defadır. Şiir üst düzey kurgu işi, kurgunun kemiklerini en beyazından gören cephenin direnişi. Kendi şiirim de yoğunluklu kurguya muhtaç. 1 aydan az çalıştığım bir şiirle ilgili ölürüm de içimi ferah tutamam. Uzun süre sonunda cebren ve hile ile kendime darbe yapıp onun tamamlanmışlığını savunmam gerekir elbet ama en gönülsüz direniş anımdır bu. Katıksız işçilik ve çalışmadan oluşur şiir, demek değildir, bu. Zaten yazıyı kontrol edemezsin (bu, yenilmeyi denemenin daha iyisinin olduğu acı-tatlı tür yolculuk değil, bu karadelik değilse de düpedüz deliliktir), onun size o özgül anda söyletmek istediği şeyi sivriltmekle yükümlüsünüz. Böyle değil de şöyle akmasını söyleyemezsiniz (bedenini kilitleyip imha olur) bir kediden daha fazla güdülenişine itaat bekleyen yapılanma varsa o da şiir olsa, gerektir, bu. Saygı duyduğunuz bu akış bilinçakışı tekniği denen garabet tanımlamayı da hatırlatmasın, siz değilseniz de yazının kendisi serbest olacaktır buna kaş çattığım sanılmasın, fışkırmaları fırlamaları şarlamaları izleyeceksiniz olağanca, ilham fragmanları da söz konusu (az da olsa), siz onları dans ettirirken ya da fragmanları teğellerken doğal ve sarih bir yansıya özen gösteriyorsunuz diye de free bir style’la tanımlanamazsınız bana kalırsa. Hele ki upuzun, tüm dil öğelerinin birbirlerine referans vermelerinin başat dert edildiği, görsel algıyı baskılamamaya çırpınan, “sesyoğun” bir şiirden söz ediyorsak: 3-4 sayfa boyunca tüm bu iç dinamikleri uygunsuzca uyumlamak, ses dinamizmini, göz kıvraklığını sağlamak, kısacası yapıyı sallanmadan nihayetine erdirmek için bir mimar ve biraz mühendis hassasiyeti gereklidir esriklikten de öte. (Yani müzik bilincinin eklenmesi bir kolaylık, spokenword diye anılıp şiirliği yumuşatacak bir icat değil, bilakis çarpı 2’den de + zorluktur size!).

Yazdığım kitap ve yaptığım sahneyi ayrı ayrı deneyimlemiş olanlar zaten aynı şiirin, o sırada içinde durduğu mecraya saygı duyacak şekilde farklı tıynette dizayn edildiğini görüyorlar. Şiirlerin kitaptaki dizilimi, bir “sahne metni”nin (olduğu gibi) yazıya aktarımına benziyor mu hiç? Şakışiir olarak adlandırdığım şiirler kafayı bulandırdı diyelim, yazıbaz şiirler, yahut görsel şiirler, bazı çizimler ve foto şiirler, 3.bölüm, ekstra bölümler, için ne demeli? Az önce olduğu gibi ad eklememeli, bu bir şiir kitabıdır işte. Bellidir niyeti ve onu nasıl işlediği.
Ginsberg neden şair Dylan neden şair Jandl neden şair? Bu konunun buradan ele alınması yorucu. Ne yani bir şiir kitap-bedende hapsolmamak için ısrar ediyor, haptik görmeye okuruyla bir açılmayı deniyor, algılanımını çoğaltabilmek ve çağının açmazlarına yaratıcı çözümler sunabilmek için kendine başka kılıkları da mesken ediniyor, görsellik ve işitsellikle olan köklü bağlarını bağrına basıyor, doğrudan deneyim ve eylem çağrısı yapıyor diye şiirliğinden çıkar mı? Sesin aşağılanışına çok iyi tanığım, çünkü o tüm diğer “asli unsur olarak tanımlanmayan” öğeler gibi, öğe değil süs sayılması bağlamında -kadınca ve çocukçadır-. Devletkar şiirleri yürürlükte tutan algının en dip kaygısını yansıtır. Bu unsurları koparmayanlar olarak biriz, mikrofona da davransak fırçaya da duvara da ya da da da, şiirciyiz.

Freestyle’a sahne için de katılamam. Savrulan her bir harfin tüm detaylarına kadar uğraştayım. Sahne için her gün diyafram ve ağız aksam kontrolü çalışırım, performans tavrını çalışırım, müziğin 2.17 saniyesinde gelecek hamleyi müzisyen arkadaşımla çalışırız, müzisyen arkadaşım kendi işine benim kadar çalışır. Serbest bir şey yok, ama emprovize ve tuhaf bir dağınıklık görüntüsü şiirin susmakbilmez kaosundan taşıyor olabilir.
Son olarak, spokenword ve slampoetry yakınlıkları elbette ki aşikar. Ancak bunu örnekleyen sanatçılara (avrupa – amerika aksında) şahsen baktığımda, aramızda, o kadar da benzerlik göremiyorum. Bu yüzden kaç yıl evvel dedim ya: “PAP!“ yapıyoruz biz!

İÇ: En çok merak ettiğim şeylerden birisi de akademi ile ilişkin. Yaptığın şey ile saf akademi zıt kutuplar gibi geliyor bana. Akademi ile beslediğin bir tarafın mı var? Orayı da biraz aydınlatır mısın?

EMS: Haklısın, zıt gidiyorlar. Ama bu, şunu farkettiğinde bir dert olmaktan çıkıyor: Mesela performansında diyafram nefesini kullanmak zorundasın. Yüzerkense ihtiyaç nefesi olan göğüs nefesini. İkisi de hayatımda aktifken bunların birbirini baskılayacağını söylemişti bir tanıdığım.
Öyle olmadı.
İkisinin de ayrı ayrı ne olup ne olmadığını hissettiğinde, sınırlarının nerede başlayıp nerede ötekine dayandığını kavradığında, sınır dediğin şeyin olağanüstü yapılmışlığını, zıtlıktaki yakınlığı, zaruri etkileşim varken kutupsal algının faydasızlığını bilip tüy olarak bilincinin üstüne diktiğinde; devinime sokacağın bu farklı etmenler geniş bir perspektife ve doygun bir bakışa açılan kapı oluyor. Tümcül bir nefes bu, yaşamsal ve tabii şiirci olan bu. Aksi düşünülebilir mi, becerebilen var mıdır? Ama ilginçtir ki tıknefes, tek nefesliği savunuyor insanlar. Zıttından korkup kutbunda kalırsan, istediğin kadar çılgın uzman ol, reaktifsindir ve o uzmanlık erkekçedir. Tek kaideyi bilmek kafi: Neyi ne için yaptığın, yaptığın şeyin ilişkilenme yöntemlerini görüp bunlara duyacağın saygı. Her şeyi yaparım, her şeyden bi’ parça bal alırım diye o bahçeyi kat etmek de, kaypakça.

İÇ: Piyasa 5-6 sene önce “laf kalabalığı” dediği işlere şimdi “deneysel x” diyor ve hâlâ o günden daha fazla anlamıyor bu ‘şey’i. Bir günah çıkartma kokusu alıyor musun? Ya da bunlar hep kapital oyunlar?

EMS: Sıkıntı yok, her zaman bu böyledir. Klasik vardır insanlar duymak isterler yurdunda uyumak isterler durmadan yemek sevişmek tüketmek haz dolmak anlam olmak isterler. Bir de başka türlü şeyler de vardır işte. Bu türlüsüne akıl sır erdiremeyenler, olur. Bu öbür türlüsü keşke ölse, olur. Bu öbür türlü şey benim steril varlığıma tehditmiş gibi öylece dikilmese. Denemese, sınamasa, değiştirmese. Kadınca ve çocukçadır, erk uydurmacalarına yapılan bütün müdahaleler (onlara göre). Deneysel neymiş ki? Kimmiş o hakem? Onu oraya hangi kuvvet atamış?
Bundan şikayetçi değilim. Bu hepimizi aşar. Kitabımın “zor” olduğunu duyuyorum, yapabileceğim bir şey yok. Ben samimiyetle yazdığımı düşünüyorum ve okuyacak herkesin çocukkrallığına inandım. Anlaşılmayacak hiçbir şey yok, yüksek sır yok, yüce biliş yok, ben inanarak sundum. Alan korkuyorsa, inanmıyorsa, napabilirim? 15 saat çalışıp eve gelmiş ademden de aşkla bu kitaba sarılıp üzerine makaleler yazmasını beklemiyorum. Muhteşem bağlayıcı kutsal koşullarımız herkesi affedilebilir kılıyor. Ulaşabilene ulaşır. Kimin ihtiyacı varsa kullansın. Bir tek katillere karşı kalınsın: İçlerindeki muazzam korkuyla “eleştirdiğini” söylerken en içteniyle bu olmasın, bu ölsün! demekte olan katillerle barışamam.

İÇ: “PAP!” ve “poetiksavuru” gibi projelerini bilmeyenler için anlatabilir misin?

EMS: Ne yapıyorsun sorusuna cevap olarak gelmiş bulundu –postetikApoetik-: “PAP!” yapıyoruz! Memleket hala tür mür tartışadursun, ortaya bütün detaylarıyla koyalım bu şiiri sahnede var etme işini, iş yapalım hem şiir üretelim hem de felsefesini. “poetiksavuru” ilk adlandırma, ilk anıştırma, ilk çağrıydı ki bize “karaplato” müzik projesi dahil olmak üzere birçok farklı yatak sundu. Kaba özet ise şudur:
“PAP! manifestal ve açık uçlu şiirsel vokal-performans serim. PAP! performe edilme niyetiyle yazılan ve şiirden kök alan öz(n)el metinlerin, "ses" ve "jest" odağıyla edebiyat-müzik-tiyatro arasındaki şüpheli sınırları sürekli olarak sınayacak şekilde sunulmasını ilke edinir. Farklı disiplinlerden sanatçılarla etkileşime açıktır. Eşlikçi müzisyenle tasarlanan inişli-çıkışlı ritim ve ses kurgusunun kasıtlı ve tutarlı dağınıklığı yalnızca kendisine referans veren içkin bir ses evrenini arar.“
Yılmadan, düzenli olarak 2 senedir bu düşü sürdürdüğümüz ve ortada tek bir kayıt, tek bir minörcük destek dahi olmaksızın İstanbul gibi yutucu bir şehirde bu türküyü tutturduğumuz, bunu yaparken de inadına idealistlikten caymayıp deneme alanını ve müzisyen kadrosunu geniş tuttuğumuz için mutluyum.

İÇ: Ülkenin ismini ‘cinnetlik’ diye değiştirsek sırıtmaz.  Sahneleyelim: Bu bomba nerede nasıl patlayacak?

EMS: Şunu biliyorum. Çağımın kötülüğünden dolayı özel değilim. Vasatlık sürüyor, başka türlüsü olamazdı. Sen, aracını nasıl sürüyorsun? Başka türlü yol alabilirsin. Buradan oraya gider O, oradan buraya gelmez.

İÇ: Hiç kitap çaldın mı? Çaldıysan ilk çaldığın kitabı öğrenebilir miyiz?

EMS: Becerebileceğim bir şey değil. Sanırım istediğim bir şey de değil. Kitap piyasasında kimse için işler iyi değil. Bu sahayı seviyorum, dayanışmayı seviyorum. Kitabı ucuza getirebilmeyi gerçekten istiyorsanız yöntemler size gelir zaten. Sohbet edin, tanışın, sahafların ve butik yayınevlerinin yanında olun.

İÇ: Rapten de bahsedelim. “Rap öldü yaşasın spoken word” gibi bir durum var. Bilinen iyi rapçiler göz önünü seçtiğinden beridir arkasından gelenler de onları takip ettiler. Senin bulunduğun yerden ne görünüyor?

EMS: Hiçbir şeyin öldüğü yok. Rap şu an, ilginçtir ki mainstream’inde dahi efsane bir dönem yaşıyor. Alışılageldik kalıplarını zerafetle yitirirken keşfettiği potansiyel ağda müthiş bir hızla türlerarası ilişkilenme imkanlarını keşfediyor, bilinçli dinleyiciyi kendisine çekme biçimiyle diğer müzik türlerinin duvarlarını da gevşetiyor, kendi alternatifi ve underground’undan alabileceğini alıyor, ona edebileceğini ediyor ve müzik piyasası ve hayat için oldukça devrimci olan niteliğini kültürel bir bağlama rahatça oturtulabilecek niteliğe taşıyor.
Spoken Word onun yerine geçen bir şey değil ve hala kavranabilmiş bir şey değil. Bu tür ortaya çıktı çünkü rap’in müzikliğine inanılmıyordu ve rapçiler bu işin teorisini oluşturamayacak kadar cahildiler. Müzik niteliğini önce şuradan kavrıyorlardı; o kadar “laf konuşulmasına” rağmen dans edebiliyorum sanki, bu oluyorsa müzik bu. Yani ritmin belirleyiciliğinde yaptığınız salvolar, o kıstırılmışlıkta yaptığınız dikenüstü dans ister istemez insanları uyarıyordu, anca o uyarabiliyordu. Lakin serbest bırakılmış bir metnin nasıl da bir senfoni gibi, kelimede küçüldüğü sanılan harflerin binbir çeşit tınılarıyla, müzikçe örülebileceğini; bu seslerin atonal müzikten ilhamla özgürleşip ritim başta olmak üzere bir çok kaideyi sarsacak kuvvette organize edilebileceğini işlerine tutkuyla bağlı bütün rapçiler görüyordu(r). Sokak gerçekliği de yitti biraz, kitlelere yayılan bu müzik girdiği her bireyin kendi beden-yurdunun sokak gerçekliğini de açımladı. O kadar kelime kullanıyorsun, iki kitap okusana? Onca anlatım alanı açtın, iki kitapla doldursana? Beat kuşağıyla birlikte paralallikler kavrandı iyice, kültür üreticileri ve sözlü kültür deneyimini (esrime törenlerine kadar) anımsamayı sevenler rapi görmezden gelmedi daha fazla. Ve Anticon, Rhymesayers, Strange Famous tayfaları ekeceklerini ektiler nihayet.
Çok karıştırdım sözü. Şu ki; rap’in müzikliğini kavrayamayanlara tokat, daha fazla onların algıladığı şekilde müzik yapalım! düşüncesinden gelmedi. Öyle bir yere çekeriz ki bu müziği, sen daha bunu anlamazken, senin kendi yöntemlerinle bile keşfedemeyeceğin ölçüde radikal ve girift bir ses dizaynıyla karşına dikiliriz!cilerden çıktı. Yanı sıra, edebiyat geldi artık. Geç bile kalındı.

İÇ: M4NM ile gittikçe yakınlaşıyorsun. Beşinci soruya selam çakarak: Spoken word yahut civarı bir albüm işin olacak mı? Özellikle de M4NM ile…

EMS: Birbirimizi bulmamamız imkansızmış. Bulduğumuzda da konuşmadık yahut kimse kimseyi içeri almadı ya da dışarıda tanımlamadı. Gördüğüm en organik selamlaşmaydı. Bu ülkede buna direttiğimiz için içim seviniyor. (Albüm) Olacaktır. Birden fazla türde albümler kendimi bildiğimden beri hazırladım. Kendini bilme hali biraz yetermiş gibi yapsın, yayacağım.

İÇ: Geçelim hızlı sorulara: En sevdiğin şiir dizeleri?

EMS: Dizeye inanmıyorum. Şiirin böyle bir parçası yok, belki teknik olarak var demek zorundasın. Şiir mevzubahis olunca beğenide bipolar olmamak elde değil. Beş saniye önce bayıldığım bir şiir ertesinde tiksinti uyandıramıyorsa zaten onda şiir duygusu da yoktur.
Koparılıp sökülemez, kendi öznel anına, selamlaştığı öteki kalıp ve aktarımlarla bağına mıhlanmış şey şiiri verir bana. Alıntı mümkün değildir, ya da en alıntılanamazı severim, bunun da bu soruyu tatmin edip bize yatsı namazı kıldıramayacağı yadsınamaz. Hızlı olamadım.

İÇ: Yalnızca birini seçebileceksin: Bitik bir beatnik mi olmak, bitik bir müzisyen mi?

EMS: Bi tık yukarısı; yitik Kuşağın eğlenceli maşası.

İÇ: İki film önersen izlerdik.

EMS: György Palfi – Taxidermia, Tsai Ming Liang – Xi you

İÇ: Kütüphanende elinin gittiği ilk üç kitap?

EMS: şimdi joyce finnigan ve gombrowicz kosmos ve beckett murphy / kuram-san: blanchot yazınsal uzam ile deleuze kritik ve klinik ile derrida gramatoloji

İÇ: Kalem mi bilgisayar mı?

EMS: Görsele meylettiğimde kalem. Ki nadiren meyl. Kalem elimdeyken daha yavaş hep, hep daha resim, hep daha doğala-özdeş şeyler çıkar. Klavyeciyim. Tüm sistematiği net şekilde tarayabilmek evren yaratma kabiliyetini, örgenleri paralel dizebilme yetisini ve sonuçta sözün tesirini arttırıyor.

İÇ: Boşlukları doldurun:
Dünyanın en harika nesnesi …………..’dir.

EMS: polaroid fotoğraf makinesi

İÇ: Bir isyan olmak isteseydim ………….. olurdum.

EMS: yenidoğmuşbebek

İÇ: Birazdan öleceğiz, üç kelime hakkın var; son sözlerin?

EMS: ya hür masonlar?

BUM!

Yorum Bırakın

Subscribe to Posts | Subscribe to Comments

             

Hakkında

Ulaşılabilir bir söyleşi kütüphanesi oluşturmak için çıktığımız -Çeviride Pınar K. ve geri kalan tüm işlerde İrfan Çinar- bu yolda 'Hasbihâl efendim'i açabilecek kadar kelimeye sahip değiliz. Dirsek temasında konuşmaktan başka gayemiz yoktur. Çok şükür kimsenin de ziline basıp kaçmamışızdır. Ayrıca her türlü ihtiyacınız için (reklam verme, görüş, öneri, şikayet vd) aedinterview@gmail.com adresine posta kartınızı bırakabilirsiniz.

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Tüm Hakları Saklıdır © AED Söyleşi